KURU İNCİR KARDEŞLİĞİ
Çalışmakta olduğum
plazanın içinde turnikeleri
geçince, asansör beklenilen yerin hemen sağ tarafına haftada bir kaç
kez düzenli olarak bir pazar kuruluyor. Çok katlı plazaların en işlek yerlerinden olan asansör önüne kurulan bu pazar; kendi çapında, tek tezgahtan
oluşan, başında küçük esnafı olan bildiğin "plaza pazarı". Gününe göre
organik sebze-meyve, bazen fındık-ceviz-kuru bakliyat bazen de kitap
filan satıyorlar bu pazarda. Eğer satılan şey yiyecekse bunun organik olma ön
şartı var. Çünkü plaza insanlarının organik sebze meyveye karşı özel bir
sempatisi, önüne geçemedikleri bir zayıflıkları var. Nasıl ki supermen kryptona ait o türbe yeşili taşları görünce
hamura dönüyor, ayağının altını öpeyim vurma abi triplerine giriyor, hah işte
plazanın kurşun geçirmez, duygularına gem vurmuş çalışanları da organik yiyecek
gördümü pamuk gibi oluyor.
O gün turnikeleri geçmiş asansöre doğru ilerlerken, kurulu pazarı fark etmiş, başıma geleceklerin farkına varmıştım. Çünkü
ben iyi bir gözlemciyim dostum, aşağı Kerolayna'da benim kadar durumu önceden
sezip kendini her tehlikeye karşı hazır edebilecek bir Ademoğlu daha bulamazsın, iz sürerim, avlanırım, her şartta hayatta kalmayı bilirim, orman benim evimdir.
Uzun lafın kısası incir bataklığına sürüklenmek gibi bir niyetim yoktu. Ne
kadar görünmemek için kenardan kenardan, sırtımı duvara dayayıp, ondan yana
bakmamaya dikkat ederek gittiysem de, kartal gözleriyle beni görmesi ve bez torbasından çıkardığı incirini üç parçaya
bölüp, elinde bir parça kuru incir ile üzerime seyirtmesi bir oldu. Satıcının
kuru incir saldırısını, Rocky serisinden öğrendiğim bir dizi kombine ile ustaca
savuşturdum. Afallayan incirci adama, bahane olarak "Dayı ben yemeği
yeni yedim, tatlıyı da fazla kaçırmışım biliyon mu, ama sen bana ordan tart bi
10 liralık, ben evde yerim" dedim. Şimdi soracaksınız, yani hepiniz değilse de bir kısım içten pazarlıklı
olanlarınınız, beni değilde organik tarımı seçenleriniz soracaktır "Hem adamın verdiği bedava inciri
almıyon, hem de gidip on liralık tarttırıyon, ne alaka, ne tutarsız adamsın
be!" diyeceksiniz. Öyle demeyin sevgili okur! Bu yaptığım, inciri reddedilen adamın
hırslanıp daha şiddetli saldırmasını önlemeye yönelik bir nevi rüşvet. Neyse, adamın
ikramını reddetmeme bozulduğunu incir dağıtmaktan güçlenmiş ve kas
yapmış sağ eli ile yarım kuru inciri sıkıp suyunu çıkarmasından anlayabiliyordum ama
her ne olursa olsun güler yüzünü koruyor, kızgınlığını belli etmemeye
çalışıyordu. Ne de olsa" o bir profesyoneldi".
On liralık inciri
tartıktan sonra vermiş olduğum yirmi liramın üstünü alıp bir an evvel oradan
uzaklaşmalıydım ama onun pes etmeye hiç de niyeti yoktu. Elleri yeni bir hamle
için ustaca hazırda bekliyor, fildir fildir gözleri kuru bakliyat tezgahının
üstünde bir radar hüneri ile geziniyordu. Bense kuru incir kardeşliğinden
yırtmış olmanın haklı gururunu yaşıyordum. Ailem bu konuda çok hassastı, zamanında okurken hiç bir gruba, sendikaya ya da derneğe bağlı olmamamı, yasaiçi olsun dışı olsun toplantılara katılmamamı, yanlızca derslerime odaklanmamı
istediklerinden içgüdüsel bir şekilde gelişen bu özelliğim incir
kardeşliğine de uzak durmamı, daha bir mesafeli olmamı salık veriyordu. Bu arada adam bir sonraki hamlesi
için seçimini yapmış, kestane çuvalından çıkardığı kocaman ketanelerden birini
almış, "Bakın bunlar pişirilmeden de yenilebiliyor, oraganik kestane
bunlar" dedikten sonra kestaneyi sulu ağzında, dileriyle çatır çutur kırmaya
uğraşıyordu. Kırdıktan sonra kestanenin içini özenle ayırdı yine yarısını bana
uzattı, diğer yarısını orda asansör bekleyen başka birine. İşte bu da bir
kestane kardeşliği adımıydı. "Yok dayı saol almayayım" demememle
yelkenlerini iyice suya indirmiş, kemçük ağızı daha bir içe geçmişti. Kıvrak
zekam yine devreye girdi. Onun bu mahzun halinden kurtulmasına bir nebze de katkım olabilir diye "Kestanenin mevsimi geçti dayı, kurtlanır bunlar
bi kaç güne” dedim. Sanki yıllardır İstiklal Cadesinde kenarına gaz lambası asılmış el
arabamda kestane satıyormuşçasına bilge bir şekilde, sanki apartmanın arkasında
göz alabildiğince geniş bir kestane bahçesi olan, kestanelerini 170
ülkeye ihraç eden bir çiftçiymişçesine konuşmuştum. O ise bana " Kuzum böyle ağdalı ağdalı konuşmayı nerden öğrendin, sende anlam veremediğim bir şeyler var ama eninde sonda çözüleceksin, bu tezgahtan nice incir yemem diyen koç yiğitler, incir yiye yiye geldi geçti bir bilsen!" gibi bir bakış atıyordu.

Ancak bir anda az önceki kemçik ağızlı halinden eser kalmadı, deri montunun iç cebinden çıkardığı güneş gözlüklerini çıkardı, taktı ve dudaklarına sinsi bir gülümseme kondurarak, " Sizi temin ederim bay Yol, bu kestaneler kurtlanmaz! "dedi.. Bu defa ben afalladım.. Tanrım ! Adam beni tanıyordu.. Belki daha neleri biliyordu. Bütün gizli kapaklı işlerimi, ailemi, nerede oturduğumu, yalovada askerlik yaptığımı.. kahretsin ! ... " Adımı.. adımı nerden biliyorsunuz bay satıcı" dedim.. Gözlüğünü çıkarıp, kemçik ağzını geri getirerek, "Boynuna astığın kimlikte yazıyo abi, yoksa nerden bileyim" dedi. Bu adamdan iyice işkillenmiştim ve bir an önce oradan uzaklaşmalıydım, " Tamam paranın geri kalanına da kestane ver " dedim. Kestaneyi de tartıp verdikten sonra artık arkama bile bakmadan, yarın yokmuşçasına kaçmalı uzaklaşmalıydım ordan. Öyle de yaptım, ben kaçarken o da seri adımlarla sanki benim koşma hızım onunki ile eşit hızdaymış gibisine ilerliyordu. Elinde beyaz plastik bir su bardağına yarım doldurduğu sıvıyı göstererek " abim ! badem çayım var, bak bu yarım bardağın üstüne sıcak su ilave edip karıştırıyorsun, bak bu da organik " dedi.. Daha hızlı koşmaya başlarken elindeki bardağın yarım doldurulduğunu gördüm, muhtemelen diğer yarısını da asansör bekleyen başka bir kurbana vermek için hazırda tutarak, badem çayı kardeşliği planları kurduğunu hemen oracıkta koşar adım anlayıverdim. Ben arayı açıp uzaklaşırken, o arkamdan "İncir receli var bak! İncir reçelsiz kahvaltı olmaz" diye haykırıyordu.
Ancak bir anda az önceki kemçik ağızlı halinden eser kalmadı, deri montunun iç cebinden çıkardığı güneş gözlüklerini çıkardı, taktı ve dudaklarına sinsi bir gülümseme kondurarak, " Sizi temin ederim bay Yol, bu kestaneler kurtlanmaz! "dedi.. Bu defa ben afalladım.. Tanrım ! Adam beni tanıyordu.. Belki daha neleri biliyordu. Bütün gizli kapaklı işlerimi, ailemi, nerede oturduğumu, yalovada askerlik yaptığımı.. kahretsin ! ... " Adımı.. adımı nerden biliyorsunuz bay satıcı" dedim.. Gözlüğünü çıkarıp, kemçik ağzını geri getirerek, "Boynuna astığın kimlikte yazıyo abi, yoksa nerden bileyim" dedi. Bu adamdan iyice işkillenmiştim ve bir an önce oradan uzaklaşmalıydım, " Tamam paranın geri kalanına da kestane ver " dedim. Kestaneyi de tartıp verdikten sonra artık arkama bile bakmadan, yarın yokmuşçasına kaçmalı uzaklaşmalıydım ordan. Öyle de yaptım, ben kaçarken o da seri adımlarla sanki benim koşma hızım onunki ile eşit hızdaymış gibisine ilerliyordu. Elinde beyaz plastik bir su bardağına yarım doldurduğu sıvıyı göstererek " abim ! badem çayım var, bak bu yarım bardağın üstüne sıcak su ilave edip karıştırıyorsun, bak bu da organik " dedi.. Daha hızlı koşmaya başlarken elindeki bardağın yarım doldurulduğunu gördüm, muhtemelen diğer yarısını da asansör bekleyen başka bir kurbana vermek için hazırda tutarak, badem çayı kardeşliği planları kurduğunu hemen oracıkta koşar adım anlayıverdim. Ben arayı açıp uzaklaşırken, o arkamdan "İncir receli var bak! İncir reçelsiz kahvaltı olmaz" diye haykırıyordu.










