21 Şubat 2013 Perşembe


KURU İNCİR KARDEŞLİĞİ

Çalışmakta olduğum plazanın içinde turnikeleri geçince, asansör beklenilen yerin hemen sağ tarafına haftada bir kaç kez düzenli olarak bir pazar kuruluyor. Çok katlı plazaların en işlek yerlerinden olan asansör önüne kurulan bu pazar; kendi çapında, tek tezgahtan oluşan, başında küçük esnafı olan bildiğin "plaza pazarı". Gününe göre organik sebze-meyve, bazen fındık-ceviz-kuru bakliyat bazen de kitap filan satıyorlar bu pazarda. Eğer satılan şey yiyecekse bunun organik olma ön şartı var. Çünkü plaza insanlarının organik sebze meyveye karşı özel bir sempatisi, önüne geçemedikleri bir zayıflıkları var. Nasıl ki supermen kryptona ait o türbe yeşili taşları görünce hamura dönüyor, ayağının altını öpeyim vurma abi triplerine giriyor, hah işte plazanın kurşun geçirmez, duygularına gem vurmuş çalışanları da organik yiyecek gördümü pamuk gibi oluyor.  

Öyleki dişlerinden, tırnaklarından arttırdıklarını, yılların birikimini organik diye  yarısı çamur olan patatese, kurtlu elmalara, meyve sineği üzerinde salatalıklara yatıranlar var. Bu pazarda bazı günler gelip, kuru yemiş satan gelene geçene elindeki Aydın incirini zorla ikram eden bir abi var. Tezgahın üzerinde duran bez torbasından çıkardığı kuru inciri eliyle ikiye üçe bölüyor ve asansöre binmek üzere bekleyenlerden artık kimi gözüne kestirdiyse kıvrak hareketlerle incir parçasını ona uzatıyor. Bu aşamadan sonra kurbanın kuru incirlerden kaçması imkansız hale geliyor ve istemeye istemeye de olsa, artık diyabeti mi var, kuru incire alerjisi mi var bilinmez, karartıyor gözünü, başlıyor kıtır kıtır incir çekirdelerini kırarak yemeye. Kuru incirin geriye kalan parçaları ise yine kıvrak el hareketleri ile diğer geçenlere uzatılıyor. İşte pek az kişinin farkına vardığı önemli bir nokta var burada. Adam neden inciri bir bütün halinde vermiyor da, öyle bölerek, parça parça veriyor ki? Hiç düşündünüz mü? Bu bir paylaşım kültürü, kuru incir rastgele,  birbirlerini tanımayan, koca plazada daha once birbirlerini hiç fark etmeyen insanlar arasında 
paylaştırılıyor, böylece kuru incir kardeşliğinin ilk oluşumları ortaya çıkıyor. Aynı kuru inciri paylaşan o anda birbirlerini tanımayan pek çok plaza insanı, artık sonsuza dek sürecek bir kuru incir kardeşliğinin adımlarını atmış oluyorlar. Birbirlerinin işlerine yardım edenler, işe geç kalan kuru incir kardeşi için "Köprüdeymiş çok trafik varmış" diye bahaneler uyduranlar, gelinemeyen bir toplantıda "Dişçide randevusu varmış, yetişemiyor" diyenler,  gizlice müdürün yanına gidip "Müdürüm adam çok zor durumda, düğün yapacakmış, maaşı masraflara yetişmiyormuş, bütün bunlar yetmiyormuşcasına  dedesi de ölmeden önce hacca gidecem diye tutturmuş" diye yalanlar uydurup kuru incir kardeşi için zam isteyenler. Yani  anlayacağınız bir anda sonu gelmez bir fedakarlık girdabının içinde buluyorsunuz kendinizi, kıçı kırık inciri yediniz diye.
 
O gün turnikeleri geçmiş asansöre doğru ilerlerken, kurulu pazarı fark etmiş, başıma geleceklerin farkına varmıştım. Çünkü ben iyi bir gözlemciyim dostum, aşağı Kerolayna'da benim kadar durumu önceden sezip kendini her tehlikeye karşı hazır edebilecek bir Ademoğlu daha bulamazsın, iz sürerim, avlanırım, her şartta hayatta kalmayı bilirim, orman benim evimdir. Uzun lafın kısası incir bataklığına sürüklenmek gibi bir niyetim yoktu. Ne kadar görünmemek için kenardan kenardan, sırtımı duvara dayayıp, ondan yana bakmamaya dikkat ederek gittiysem de, kartal gözleriyle beni görmesi ve  bez torbasından çıkardığı incirini üç parçaya bölüp, elinde bir parça kuru incir ile üzerime seyirtmesi bir oldu. Satıcının kuru incir saldırısını, Rocky serisinden öğrendiğim bir dizi kombine ile ustaca savuşturdum. Afallayan incirci adama, bahane olarak  "Dayı ben yemeği yeni yedim, tatlıyı da fazla kaçırmışım biliyon mu, ama sen bana ordan tart bi 10 liralık, ben evde yerim" dedim. Şimdi soracaksınız, yani  hepiniz değilse de bir kısım içten pazarlıklı olanlarınınız, beni değilde organik tarımı seçenleriniz soracaktır  "Hem adamın verdiği bedava inciri almıyon, hem de gidip on liralık tarttırıyon, ne alaka, ne tutarsız adamsın be!" diyeceksiniz. Öyle demeyin sevgili okur! Bu yaptığım,  inciri reddedilen adamın hırslanıp daha şiddetli saldırmasını önlemeye yönelik bir nevi rüşvet. Neyse, adamın ikramını reddetmeme bozulduğunu  incir dağıtmaktan güçlenmiş ve kas yapmış sağ eli ile yarım kuru inciri sıkıp suyunu çıkarmasından anlayabiliyordum ama her ne olursa olsun güler yüzünü koruyor, kızgınlığını  belli etmemeye çalışıyordu. Ne de olsa" o bir profesyoneldi".

On liralık inciri tartıktan sonra vermiş olduğum yirmi liramın üstünü alıp bir an evvel oradan uzaklaşmalıydım ama onun pes etmeye hiç de niyeti yoktu. Elleri yeni bir hamle için ustaca hazırda bekliyor, fildir fildir gözleri kuru bakliyat tezgahının üstünde bir radar hüneri ile geziniyordu. Bense kuru incir kardeşliğinden yırtmış olmanın  haklı gururunu yaşıyordum. Ailem bu konuda çok hassastı, zamanında okurken hiç bir gruba, sendikaya ya da derneğe bağlı olmamamı, yasaiçi olsun dışı olsun toplantılara katılmamamı, yanlızca derslerime odaklanmamı istediklerinden  içgüdüsel bir şekilde gelişen bu özelliğim incir kardeşliğine de uzak durmamı, daha bir mesafeli olmamı salık veriyordu. Bu arada adam bir sonraki hamlesi için seçimini yapmış, kestane çuvalından çıkardığı kocaman ketanelerden birini almış, "Bakın bunlar pişirilmeden de yenilebiliyor, oraganik kestane bunlar" dedikten sonra kestaneyi sulu ağzında, dileriyle çatır çutur kırmaya uğraşıyordu. Kırdıktan sonra kestanenin içini özenle ayırdı yine yarısını bana uzattı, diğer yarısını orda asansör bekleyen başka birine. İşte bu da bir kestane kardeşliği adımıydı.  "Yok dayı saol almayayım" demememle yelkenlerini iyice suya indirmiş, kemçük ağızı daha bir içe geçmişti. Kıvrak zekam yine devreye girdi. Onun bu mahzun halinden kurtulmasına bir nebze de katkım olabilir diye "Kestanenin mevsimi geçti dayı, kurtlanır bunlar bi kaç güne” dedim. Sanki yıllardır İstiklal Cadesinde kenarına gaz lambası asılmış el arabamda kestane satıyormuşçasına bilge bir şekilde, sanki apartmanın arkasında göz alabildiğince geniş bir  kestane bahçesi olan, kestanelerini 170 ülkeye ihraç eden bir çiftçiymişçesine konuşmuştum.  O ise bana " Kuzum böyle ağdalı ağdalı konuşmayı nerden öğrendin, sende anlam veremediğim bir şeyler var ama eninde sonda çözüleceksin, bu tezgahtan nice incir yemem diyen koç yiğitler, incir yiye yiye geldi geçti bir bilsen!" gibi bir bakış atıyordu.


  Ancak bir anda az önceki kemçik ağızlı halinden eser kalmadı, deri montunun iç cebinden çıkardığı güneş gözlüklerini çıkardı, taktı ve dudaklarına sinsi bir gülümseme kondurarak, " Sizi temin ederim bay Yol, bu kestaneler kurtlanmaz! "dedi.. Bu defa ben afalladım.. Tanrım ! Adam beni tanıyordu.. Belki daha neleri biliyordu. Bütün gizli kapaklı işlerimi, ailemi, nerede oturduğumu, yalovada askerlik yaptığımı.. kahretsin ! ...  " Adımı.. adımı nerden biliyorsunuz bay satıcı" dedim.. Gözlüğünü çıkarıp, kemçik ağzını geri getirerek,  "Boynuna astığın kimlikte yazıyo abi, yoksa nerden bileyim" dedi.  Bu adamdan iyice işkillenmiştim ve bir an önce oradan uzaklaşmalıydım, " Tamam paranın geri kalanına da kestane ver " dedim. Kestaneyi de tartıp verdikten sonra artık arkama bile bakmadan, yarın yokmuşçasına kaçmalı uzaklaşmalıydım ordan. Öyle de yaptım, ben kaçarken o da seri adımlarla sanki benim koşma hızım onunki ile eşit hızdaymış gibisine ilerliyordu. Elinde beyaz plastik bir su bardağına yarım doldurduğu sıvıyı göstererek " abim ! badem çayım var, bak bu yarım bardağın üstüne sıcak su ilave edip karıştırıyorsun,  bak bu da organik " dedi.. Daha hızlı koşmaya başlarken elindeki bardağın yarım doldurulduğunu gördüm, muhtemelen diğer yarısını da asansör bekleyen başka bir kurbana vermek için hazırda tutarak, badem çayı kardeşliği planları kurduğunu hemen oracıkta koşar adım anlayıverdim. Ben arayı açıp uzaklaşırken, o arkamdan "İncir receli var bak! İncir reçelsiz kahvaltı olmaz" diye haykırıyordu. 

19 Şubat 2013 Salı


DERTLİ GÜRUH VE İSVEÇ'Lİ KIZLAR



Hiç bir zaman insanların içlerini doya doya dökebilecekleri, dertlerini paylaşabilecekleri, zor günlerinde başlarını omzuma koyup salya sümük ağlayabilecekleri bir adam olamadım. Olamadım diyorum çünkü bu gerçekten sahip olmayı istediğim bir özellikti. Hangi erkek istemez Twilight'ın Bella'sının zor günlerinde başını koyabileceği şefkat yuvası omuzlara sahip olamamayı. Bize öğretilen kadın milleti iki tip erkekten hoşlanır, bir kendilerini güldürebilen, iki kendilerini dinleyen. Bunların dışında kalan bütün diğer erkekler ya serseridir ya da hayırsız. İşte ben de bu öğreti ışığında "Zaten az çok güldürü yeteneğim var şimdi ben buna bir de sevdiğini dinleyen, derleşilebilen, anlayışlı erkek sıfatını eklersem, kadınları etkileyebilme konusunda çift anadal yapmış olurum valla" diyerek bu yola baş koydum.


Gece gündüz çalıştım. Önüme gelen herkesin derdini dinledim. Mahalle bakkalının veresiye defterli günlerine özlemini, süper marketlere olan kinini ama buna rağmen bazen  gizli gizli BIM'e girip çayının yanına uygun fiyata tuzlu fıstık, beyaz leblebi ve eti cin aldığını ve nasıl vicdan azabını çektiğini dinledim. Annemle birlikte altın günlerine katılıp ev kadınlarının peynirli poğaçayı  daha güzel pişirmek için nelerin yapılıp nelerin yapılmaması gerektiğini, altının onsunun bu yılki seyrinin altın günlerine olağan etkisini, dolar-altın paritesi ile kısır-peynirli poğaça arasındaki hassas dengenin korunması için altın gününde mahalleli kadınların alacakları bir dizi tedbiri dinledim.


 Mesela  arabada giderken rastgele bir radyo programında spiker " evet sevgili dinleyiciler !" diye lafa başlasa sırf dinleyici güdülerim gelişsin diye artık konu "Fındık üreticilerinin sorunları" mı olur, "Ataerkil toplumda şampuanın yeri mi" olur, "Bir anlatım biçimi olarak ebru sanatı" mı olur hiç ayırt etmeden dinledim. Aynen gözlerini bağlatıp, ıssız bir yerde kulaklarının gelişmesi için börtü böceği dileyen Cüneyt Arkın gibiydim. Bir gün  üniversite sınavına hazırlanırken koskoca hayatının 3 saatlik bir sınava sığdırılmasının anlamsızlığı üzerine iphone3'ünden twitler atan komşunun liseli oğlu bize geldi. Babasını yeni çıkan iphone 5 aldırmak için bir türlü ikna edemiyişini anlattı, dinledim. Bu, benim açımdan anlayışlı mizacımı kız arkadaşlarının can yoldaşı olabilecek erkek güdülerimi deneyebileceğim bir nevi sınav niteliğindeydi. Ona babası ile konuşacağımı, babasının ona iphone 5 alması için elimden geleni yapacağımı anlattım, gerekirse kendi kredi kartımı verip taksitleri benim kartım üzerinden ödetecektim. Adam bu arada 3 bardak bayat çayı içti ve sonrasında "Mustafa abi'de çay keyfi!" diye twit atıp çıktı gitti. İşte herşey bu twitçi herifin yüzünden başladı. Sonraki gün ondan duymuş olacak ki, daha önce hiç görmediğim liseli bir genç gelip, sınav stresinden, deneme sınavlarının çok kötü geçtiğinden bu sene sınava ikinci kez gireceğinden yine kazanamazsa green kart alıp Amerika'ya gideceğinden falan bahsetti.. Bütün bunları anlatırken bir yandan da daha önce hiç girmediği evin bilmediği mutfağına girmiş çayı demlemiş, bir bardak bana bir bardak kendine çay koymuş, montunun iç cebinden çıkarttığı eti cini açmış yemeye başlamıştı. Beşinci bardağın sonuna gelirken sınıflarında neden hiç güzel kız olmadığına ve bütün güzel kızların yan sınıfta çiroz adamların oyuncağı olduğuna isyan ederek kapıyı çarptı gitti. Günler geçtikçe artık birilerinin evime gelip dertlerini anlatması, eteklerindeki taşlarını dökmesi olağan bir hal almıştı. Koca dayağı yiyen kadınlar, beyaz atlı prensleri bir türlü gelmeyen artık beyaz attan ve prens ünvanından vazgeçip ne olursan gel diyen kızlar, iş bulamayan üniversiteli gençler, günü siftahsız bitiren esnaf ve daha başka dertli kim varsa bana gelir çayını içip rahatlar içini döker çeker gider olmuştu. Evim bir nevi psikoterapi merkezi , bir nevi şahsına münhasır pozitif enerji kaynağı , insanların iç huzuru bulduğu yer haline gelmeye başlamıştı. Mahallede saygı duyulur hale gelmiştim  ve ne zaman manavın kasabın önünden geçsem kollarım yarım kilo kuşbaşı,  bir kese kağıdı deveci armudu, iyisinden Boyabat pirinci ile dolup taşıyordu. Bu insanların bana teşekkür etme şekli idi. Üniversite sınavını kazanamayan ama yine de babasına iPhone 5 aldırabilen genç beni menşın ederek teşekkür twiti atıyor, sınıfına  güzel kız gelen  liseli gelip elimi öpüyor, altın fiyatlarındaki dalgalanmalar sayesinde kar eden altın güncü teyzeler yaprak sarmaları ile minnetlerini ifade ediyorlardı. Kısmetini arayan kız tavsiyem üzerine Latin dansları kursuna katılmış, seyrek saçlı bir pres ile tanışmıştı ve işler yolunda gidiyordu. Evet çok yıpranıyorum çok yoruluyorum, gelen giden çok oluyor, sabah 7'den akşam 9'a kadar mesai yapıp dert dinliyor tavsiye veriyorum, ocakta kaynayan çayın haddi hesabı yok ama emeklerimin meyvesini aldığım an yok mu bu her şeye değer diye keriz keriz kendimi avutuyordum. Bu arada bütün bunları yapabilmek için şirketten ücretsiz izin almıştım. Geçimimi bu şekilde sağlayabilirsem şirketten ayrılmak da planlarım arasındaydı. Bazen bana gelemeyenlere ev ziyaretleri düzenliyor, dertlerini tasalarını yerinde inceliyordum.



Ancak bir şeylerin yanlış olduğunu da alttan alta seziyordum. Ben bu yola baş koyarken hayalim İsveç'ten, Sen Petersburgdan gelen sarışın mavi gözlü kızların her ne kadar dillerini anlamasam da problemlerini dinlemek, yeri gelince başlarını omzuma koyup ağlamalarına izin vermek, onlara "üzülme, seni daha iyi anlayan adamlara layıksın, ben hep yanında olacağım" diye bildiğin elin İsveç'lisini Türkçe teselli etmek istiyordum. Ancak aylar geçti, evime gelenlerin haddi hesabı olmamasına rağmen  karşılaştığım en yabancı insan aynı ilçenin başka mahallesinden artık ne yazın yaz, ne kışın kış olmadığından dem vuran, mevsimlerin düzensizliğinden şikayet eden, eklemlerindeki ağrıyı buna bağlayan bir teyze idi.



Bir gün iş yerimden bir arkadaşım dertlerini anlatıp, içini döktükten sonra bana " Ne iyi adamsın aynı kuşçu gibi" dedi. " Kuşcu kim? " dedim. " Deli yürekte vardı, herkesin derdine ortak olurdu. Onun da senin gibi piknik tüpünün üstünde sürekli kaynayan çayı eksik olmazdı" dedi. O an başımdan o çaydanlıktaki kaynar sular dökülmüştü. Anlayışlı adam ayağına onlarca güzel kız arkadaşı olan adam olmak isterken,  bir anda yalnızca bir problem olduğunda varlığı hissedilen, kendine ait  doğru düzgün hikayesi olmadığından hep başkalarının hikayelerini dinleyen, feleğin çemberini avucunun içi gibi biliyormuşçasına davranan, dudaklarda zaten belliydi ben biliyordum böyle olacağını hacım duruşu olan, mağrur, gelene gidene çay içirip onların gazını alan bir adam oluvermiştim. Toplum kendine aksakallı bir bilge, bir dede korkut, bir deli yüreğin kuşçusu hepsinden de önemlisi fırtınalı günlerde sığınabilecekleri bir liman arıyordu ve görünüşe göre kurban olarak ben seçilmiştim. Bu İsveçli, Sen Petersburg'lu kızları geçtim, ortalama bir Türk kızının bile kaldırabileceğinden  fazla dinleyen, fazla dertleşilebilen adam modeli idi. Beni Deli Yürek dizisindeki Deli Yürekli adam Kenan İmrizalıoğlu'nun can yoldaşı dert dinleyen kuşçuya benzeten arkadaşım konuşa dursun oradan apar topar uzaklaştım. Zamandan kazanmak için bir taksiye atladım ve eve geldim. Oturduğum binanın kapısının önü, bir an önce içlerini dökmek isteyen Dertli Güruh tarafından kuşatılmıştı. Böyle bir kuşatmayı zaiyatsız yarmak imkazsızdı. Beni gördüklerinde gözlerinde kurban bayramında kesilmek için satın alınan koça gösterilen şefkatli bakışların aynısını gördüm; baş hafif yana eğik, dudaklarda belli belirsiz bir tebessüm ve kaşlar Emlak Bankasının logosundaki çatıya benzer bir şekil oluşturmuş.  Yavaş yavaş geri çekildim, çünkü amacım onları ürkütmek değildi..  Dertli Güruh'u sinirlendirmek böyle bir durumda en son yapmak isteyeceğim   şeydir. Minimum 3 kişiden oluşan bir Dertli Güruh'un ürkütülmesi halinde, kurban tamiri imkansız hasarlar alabilir. Binanın arkasına geçtim.  Evim 4. katta idi, lanet olsun neden benim evim tek katlı değil ve neden benim evimin zor durumlarda girilebilecek, alt tarafında kedi köpek , üst tarafında mektup zarfı girişi olan bir bahçe kapısı yok diye isyan ettim. Dertli Güruh'un gözlerinden uzak bir kuytuda, cenin pozisyonu alarak benden ümidi kesip teker teker, ikili, üçlü guruplar halinde ayrılmalarını bekledim. Sonra eve girip beni iyi bir dinleyici yapan ne varsa bir çuvala doldurdum.

Yeni aldığım çaydanlık takımını, ziyaretçilerim tarafından getirilen 100 gramlık küçük karton kutulu Çaykur Turist Çaylarını, paket paket Balküpü şekerleri, manavın artık göndermeyi adet edindiği deveci armutlarını, pilavını yemesi kısmet olmayan Boyabat pirincini, ziyaretçilerime önerdiğim "Başarılı olmanın yüz altın kuralı" tarzında yazılmış bütün kişisel gelişim kitaplarını..  Hepsini doldurdum çuvala ve gecenin karanlığında çıktım dışarı,  apartmanın uzak bir köşesine taşıdım çuvalı. Torbadan çıkardığım, ziyaretçilerim tarafından getirilen onlarca limon kolonyasını sırayla, kaliteli kalitesiz ayrımı yapmadan döktüm bez çuvalın üstüne. "Ulan keşke sigara içseydim de zippo çakmağım olsaydı şimdi ne havalı olurdu, zippomla sigaramı yaktıktan sonra sırtım çuvala dönük şekilde uzaklaşırken, yüz liralık zippoyu çuvalın üzerine atarak çuvalı yakmak" diye düşündüm. Turuncu renkli bir liralık şeffaf çakmağı bir kaç kez çaktıktan sonra torbaya yaklaştırıp alev aldırdım. Torbadaki Çaykur'ların yanması ile mahalleyi mis gibi limon kolonyalı çay kokusu kapladı.'Keşke biraz tomurcuk olsa, daha bi güzel kokar bu' diye aklımdan geçtiyse de, bakkala gidip tomurcuk çay alma fikrimi tehlikeli olabilir diye rafa kaldırdım. Ve işte artık torba ve içinde mahallenin dertlerini aralıksız dinleyen o adama dair ne varsa yanıyordu.


O anda sanki "yeşil Yol" filmindeki zenci devin Tom Hanksin hayalarını elleyip onu iyi ettikten sonra koca ağzını açıp içinden bir sürü börtü-böcek, sinek ve arı çıkarması gibi bende ağzımı yıldızlı gökyüzüne açarak, iki kolum yanlarda  sanki havayı kucaklayacakmış gibi durarark uzunca süre hohladım. (Gerçi hala anlayabilmiş değilim o Michael Duncan'ın ağzından çıkanlar ne idi. Bizim oralarda küçük sinekler olur, kümeler halinde akşam üzeri çıkarlar, adı üvezdir, aynı ondan işte, belki yanlış yazıyor da olabilirim) Üzerimde toplanan ve mahalleliden kalan bütün dertler yok olup gitmişti sanki. Bir karar aldım artık mahallelinin ya da bir başkasının derdini gerçekten dinlemeyecek, dinler gibi davranacaktım. Bence bu adil bir karardı. Ne demiş atalarımız "win-win", yani ben de kazanayım oda kazansın (nasıl da yavşak bir söz olmuş, Allah'tan bizim atalarımız söylememiş bu ata sözünü, win-win ne yaa! )

Özgürleşmiş ve fakat, yine de güzel kız bulmak için anlayışlı adam kimliğindeki Mustafa olarak kendime bi neskafe hazırladım evimde, ne de olsa uzun süre çay içmeyi düşünmüyordum. Çay dertleşirken içilebilecek bir içecektir. Laptop'ımı açtım ve twitterda "@mustafayol abi babama o kadar yalvarıp, şerefimi ayaklar altına almama rağmen bitürlü Samsung Note 2 almıyor adam :(( "  şeklinde bir dert yanma twiti gördüm.

"@.. sktir lan! " twiti ile adamı menşın ettikten sonra, facebook'a bakayım bi de dedim. Zaten saatte geç olmuştu, bir kaç komik, kedili video izledikten sonra uyuyakalmışım.

SON

17 Ekim 2012 Çarşamba

1 D...
..
Cuma günleri verilen sözlerin adamlarıyız biz..
Eften püften bir çaba içindeyiz onyediyi görmek için....
Oysa o zamanlar;
Yağmurun geldiğini bile  damlalardan öğrenirdik
havadurumuna bakmak gelmezdi aklımıza..
Tek derdimiz piknik masası ne kadar az ıslanırsa o kadar çok mutluluk kurtarmaktı..
Ha bir de sen vardın..


Ekim  2012
İstanbul
İlkokul çağımızda yaşanan bütün platonik aşklara ithafen..
Sıra Dışı Bir Mail..

Selam,

 (bazı maillerde selmaya gider parmaklar..)

Bugün deli yoğundum. Bütün insanlar sanki dünya kurulduğundan beri benimle birlikte yapmaları gereken işleri biriktirmişler de 17 Ekim 2012'de yapmak üzere sözleşmişler gibi işte bugün üzerime saldırdılar. Uzunca bir müddettir atıl duran, ne talep edenin ne de talep karşılayanın umursamadığı işler bugün hortladı sanki. Hepsi sözleşmiş gibiydi.
Yoksa , 2012 de dünyanın sonunun geleceğini mi düşünüyorlar da, sonumuz gelmeden bir an önce her işimizi bitirelim diyolar ki?
Acaba Mayalar haklı mı lan! Acaba gerçekten de 2012 son yılı mı dünyanın? Eğer öyle ise, yani dünyanın son yılı ise bence birleşmiş milletler son kez birleşip bir veda partisi vermeli Dünya'ya..

Dünya; gençsin lan sen..!  daha çoook gezegeni gömersin... ! Bak hayatı dolu dolu yaşıyorsun.. Sana ayak uyduramıyoruz, nasılda kıpır kıpırsın... diyesim de var ama.. Biz büyüdük ve kirlendin be dünya..
Hani dünkü gezegen de değilsin nerden bakarsan bak milyar yaşındasın be oğlum.. Senin yaşına erişemeyip, yok olan nice yıldız bilirim ben.. (şimdi adını sayamayacam ama vardır muhakkak öyle genç yaşta giden yıldızlar da..)  Hadi hadiii!..  Ama ölme de lan Dünya, seni seviyoruz  ..
Güneş sisteminin nazar boncuğusun sen ! .. Bundan böyle sana ailecek "Maviş" diyecez..
Maviş kendi ekseni etrafındaki dönme hareketini yirmidört saatte tamamlar.. Bu hareketin sonucunda gece ve gündüz oluşur..

Bugün bilinmeyen bir numara aradı beni +359'lu,  açmadım. Çünkü telefonum ben tarafından evde unutulmuştu bugün (büyük rahatlık, herkese tavsiye ederim, unutun bütün telefonları, bence cep telefonları evde unutulmak için alınsa hayat o kadar kolaylaşır ki.. ). Sonradan öğrendimki Bulgaryalı kadın dolandırıcıların kullandığı bir numaraymış beni cevapsız arayan.. Arayıp açınca telefon kontörü, Türkiye'ye gelmek için otobüs bileti parası falan istiyorlarmış. Bir insan bu şekilde dolandırılabilir mi ya hu? Hani bilmediğin bi numarayı açıyorsun ve karşıdaki kadına inanıyorsun  bir anda kontör, para filan göndermeye kalkıyorsun.. Teledolandırıcı.. Gerçi, olur yaa.. Bu numarayı yutacak bi dünya insan var memlekette, hem tutuyoki hala aramaya devam ediyor hatunlar..

Yarın bi çay içelim ..  Adalara karşı bi çay ısmarlayım sana.. Kahve bile alırım..
sevgiler
baki kal..
Mustafa
İstanbul 2012

31 Ağustos 2012 Cuma



TÖRE KURBANI FOK BALIĞI

Onu bulduğumda bahçe kapımızın önünde yarı baygın halde yatmaktaydı.  Kapkara gözlerini bir kere gören kişinin ona yardım etmemeyi düşünmesi imkansızdı.  Belli ki sıcak hava onu bu duruma getirmişti. Yanına eğildim, cebimdeki bozukluklardan verecek oldum.

"Yanıyorum ulan, parayı mı içecem, çabuk bana bi bardak su getir" dedi.
"Tamam abi !" diyecek oldum ama öylesine güzel kullanmıştı ki emir kiplerini, zamanı yeni bir cümleyle israf etmenin onu daha da sinirlendireceğini düşünerek eve koştum. Buzdolabından aldığım sürahi ve bardak ile geri döndüm. İlk yudumu içtikten sonra verdiği tepki
"Ilık ulan bu..! Buzdolabın yok mu koskoca adam olmuşsun.. " dedi.
"Yaa kusura bakma, hava sıcak işte demin evden çıkarken soğuk suyu ben içtim, onu da dolaba yeni  koymuştum.. ondandır"dedim
"İnsanoğlu değil misiniz, hepiniz aynısınız " dedi, ılık dediği sürahi dolusu suyu bir seferde lıkır lıkır içmeden önce..
"Abi senin buralarda ne işin var, kutuplarda yaşıyor diye biliyordum ben seni.. hatta geçenlerde belgesele çıkmıştın.. Biz millet olarak fok balıklarını çok sempatik buluruz.. İmkanım olsa sizlerden beslerim bir tane ama, bizim apartmanda evcil hayvan beslemek yasak" diyecek oldum, lafımı bitiremeden..
"aslına bakarsan, ben evcil değilim o nedenle sizde kalmamın pek sorun olacağını zannetmiyorum" dedi, beyaz kürkünü kocaman diliyle yaladıktan sonra  olmayan kuyruğunu sallar gibi yaparak.. Aklınca sempatiklik yapıp kendini bana şirin göstermek niyetindeydi.
"Abi ne yapıyorsun, koskoca adam geçmiş karşıma yavru köpek triplerine giriyorsun, ayıp valla hiç yakıştıramadım sana" dedim. Hemen kendine çeki düzen verdi, mahcup bi hal aldı, şimdi de bildiğin kedi yavrusu.. "Abi.. bak valla yasak bizim apartmanda, ne evcil ne de yabani hayvan beslenmiyor.. Tamam fok balığısın ama akvaryumda yaşamıyorsun sonuçta.. İnan çok isterim ben de seninle yaşamayı ama şartlar malum.. Yau hiç soramadım şaşkınlıktan ne işin var senin ta istanbullarda.. ?"
Yeniden ilk geldiği andaki kederli haline döndü, uzaklara bakarak konuşuyordu sanki sesini oralardan biri duyacakmış gibi, sanki uzaklardaki kişi onu dinliyormuş da başını sallayarak onun söylediklerini onaylıyormuş gibi.. sankiii ...   "Uzun hikaye evlat!  Bizim oralar medeniyetten uzak bilirsin.. Malum soğuk hava.. Kar kış derken medeniyet pek uğrayamıyor.. Taş devri bile henüz çok uzak bir ihtimal bizim kasabaya.. Medeniyetin olmadığı yerde de ne vardır bilir misin?".. Soran gözlerle bana bakıyordu.. Kalkık kaşları soru kipini pekiştiren bir ifade katmıştı bu haline... Eğer karşınızdaki kişinin sizi dinlemesini ve anlattıklarınıza ilgisini denetim altında tutmak isterseniz, konuşmanızda yer yer soru cümleleri kullanırsınız.. Bu tekniğe psikolojide muhakkak bir isim verilmiştir, verilmedi ise ayıp edilmiştir. Neyse beyaz fok balığı bu tekniği iyi kullanıyordu. "Ne vardır abi ? "dedim bu sessiz bekleyişi bir an evvel sonlandırmak için."Töre ! Medeniyet olmayan yerlerde töre vardır evlat.. sevdiğim fok balığını alabilmek için başlık parası biriktirmem gerekiyor. O nedenle İstanbul a geldim, taşı toprağı altın dediler.. Kalacak yere ihtiyacım var, sen temiz yüzlü bir abimize benziyorsun, bana yardımcı olursun"..
Israrcı biriydi, bense böyle durumlarda ters tepki verirdim, biri bana herhangi bir konuda ısrar ediyorsa ben tersi istikamette giderdim.. İşlerin çok fazla uzamasını istemedim.. Abi istersen seninle şöyle bi boğaz turu yapalım.. Balık yeriz seversin sen balığı, hem biz de balığın yanında rakı içme adeti de vardır, rakı güzeldir.. Gel abi" dedim.. Niyetim, onu önce sarhoş edip İstanbul boğazının serin sularına atmaktı, olmadı kapalı çarşıdaki dericilere götürüp peşimi bırakmasını yoksa kürkünü satacağımı söyleyip tehdit ederdim.. Yapacak bişey yoktu.. Çok kötü kurgulanmış saçma sapan bir rüyanın içinde olduğumun farkındaydım ve başka kurtuluş yolu bulamıyordum..
"Tamam, ama gelmişken istanbul türbelerini, Eyüp Sultan Hazretlerini de ziyaret edelim" dedi..


SON...


29 Ağustos 2012 Çarşamba

Yeni Bir Dünya Keşfedildi !



Kasaba meydanındaki kahvehaneye girdiğinden beri, meydanın hemen kenarında büyük çınar ağacının altındaki ahşap masalardan birinde oturmuş, gazeteyi karıştırıyordu pür dikkatle. Bu eline aldığı üçüncü gazeteydi. Gazetlerin belki de en verimli kullanıldığı yer idi kahvehaneler, adamın elindeki gazete daha sabah saatleri olmasına rağmen yaklaşık on kişinin elinden geçmişti. Her şey vardı günlük tirajı elli bini aşmayan gazetenin sayfalarında.. 

Teker teker özenle taramaya başladı yeni eline aldığı gazetenin sayfalarını.. Başbakanın evvelki gün kimi azarladığına, eşi manav tarafından sözlü tacize uğrayan adamın işlediği namus cinayetine, grafikler ve siyah beyaz harfler yardımıyla ekonominin nasılda seyrinde olduğuna ve üçüncü dünya ülkesi olmayı bizden daha fazla hak eden bir kaç yer ile ilgili dünya siyasetine dair haberler..  Aradığı şeyi henüz bulamamanın vermiş olduğu telaşla daha hızlı aramaya devam etti.. Bu arada aklı hala bizden daha fazla" üçüncü dünya ülkesi " olan yerlerde idi. Çevresine şöyle bir baktı, refah içinde olduğunu düşündü ülkesinin insanlarının, hepsinin keyfi yerinde, ellerinde çayları-oraletleri, ya okey ya batak oynuyorlardı. Sonra gazetede bahsi geçen Afrika ülkeleri geldi aklına. O ülkeler de, kendi ülkesi de üçüncü dünya ülkesi kategorisine giriyordu, dünya ülkeler liginde. Morali bozuldu, "Adaletini skiim dünya !" dedi.  

Sonra gazeteye geri döndü, artık asla takip edilmediğine inandığı ve  televizyon kanallarının  yayın akışlarının bulunduğu  sayfanın kıyısına köşesine baktı şöyle bir.. Eskiden cumartesi günleri gazete ile birlikte verilen  haftalık yayın akışı ekleri geldi aklına.. İçerisinde saatlik yayın akışı bulunan küçük dergiyi alınca hemen bakardı o hafta hangi sinema filmleri var televizyonda diye. Küçük şehirde yaşamanın neden olduğu eksilerinden biri olan sinemasızlığın o zamanlar yerini dolduran tek şey Parlement Cuma Gecesi sineması idi.. O zamanlar parlement isimli sigaranın ismini cuma gecesi sinemasından aldığını düşünürdü hep. Yanılgısının farkına vardığı yaşlarda  ise sigara tiryakisi olmuştu bile.

Yayın akışından sonraki sayfada siyah beyaz yazılar ve resimlerle donatılmış, sağlık haberleri vardı.  Profesör doktor bilmem kim, erken boşalmayı engelleyici yöntemlerden bahsediyordu.. Profesöre göre erken boşalma  tedbir alınmazsa ilerleyen dönemlerde çiftin erkenden boşanma sebebi olabilirdi. Sayfanın sağında bulunan profesörün fotoğrafı belli ki adamın muayenehanesinde çekilmişti. Masanın üzerinde kocaman pirinç bir levha ve üzerinde "Prof. Dr. Bilmemkim Bilmemneoğlu". Bilmemkim bey müşkülpesent bir gülümseme ile " erken
teşhis şart" pozu vermişti bu fotoğrafta.

 Bir sonraki sayfada burçlar, itiraflar, okuyucu paylaşımları, çakma Güzin ablalar vardı.. Yemek tarifi ve mani bile vardı bu sayfada.. Sonraki sayfaya geçerken Haydar Dümen'i aradı gözleri, göremeyince spor sayfasına geçti. Bir kahvehanede en çok yıpratılan sayfadır spor sayfası. Çünkü orada kimi tutsan futbolun uzmanıdır. Oradakilerin hepsi  milli takımın başına geçse takımı dünya şampiyonu yapabilecek teknik bilgiye sahip olduğunu düşünmektedir. Ya da rahatlıkla futbol yorumcusu olabilirler. Bu nedenledir ki hepsi en çok bu sayfayı okumuştur. Hatta gazeteyi okumaya başladıkları, ya da tek okudukları sayfalardır buralar.

 Adam aradığını burada da bulamadığını anlayınca en arka sayfaya geçti.  Dünya'dan yaklaşık 36 ışık yılı uzaklıkta yaşam barındırmaya elverişli bir gezegen tespit edildiğine dair bir haber vardı kocaman puntolarla başlayan. Nasılda sevinmek isterdi bu haberi görünce.. Ancak elindeki imkanlar dahilinde ancak şehirler arası seyahat edebilirdi.. Hay ben senin gezegenini de, yeni dünyanı da.. ile başlayıp içinde bulunan yaşama da dokunduran bir küfür salladı sessizce.. Canı sıkılmıştı.. "Çayını tazeliyim mi bilader ?" sesi ile irkildi.. İnce bıyıklı, kıvırcık uzun siyah saçlı, sarıya çalan renkli gözlü ve koyu tenli, Ege'nin bu küçük tatil yöresinde kahvehane işleten birinden çok Meksikalı bir uyuşturucu baronunu andıran adam, karşısında gazetenin arka sayfa güzeli kısımındaki fotoğrafa bakarak transa geçmiş adama ikince kez sordu.. " Çayını tazeliyim mi abi? "..
"Tazele. tazele.." dedi adam.. Kahveci içerisinde soğumuş çay barındıran eski bardağı alıp yeni bir bardak çay koydu masaya oturduğundan beri harıl harıl gazete karıştıran adamın önüne.. Kahveci tam arkasını dönüp gidecekken.. " Baksana.. Bu sayısal loto sonuçları niye yok ya bu gazetelerde.. bakmadığım yer, okumadığım paragraf kalmadı.. ama sayısal loto sonuçlarını bulamadım. " Abi sayısal loto dün değil, evvelki gün çekildi. Sonuçlar da dünkü gazetede idi, bugünkü gazetelere yeniden koymazlar.. Hem sayısal devretti bu hafta 6 bilen çıkmadı" dedi kahveci..

Sayısal lotonun sonraki haftaya devretmesi haberi , adamın o sabah kafasında kurduğu bütün hayallerin de bir süreliğine devri anlamına geliyordu.  Çok sevdiği Ege kasabasında almayı hayal ettiği tripleks  yazlığın hayalindeki  ilanını tekrar hayalindeki emlak dükkanının penceresine yapıştırdı, hayallerinde..  Hoşlandığı kızı etkilemenin daha ucuz yolları da olmalıydı. Hem çok para şımartırdı insanı ne gerek vardı.. En çok da tatil bittiği için pazartesi işe başlayacak olması moralini bozdu. Loto çıksa idi böyle bi derdi olmazdı. Dalgın dalgın bakarken gazeteye, kulağı içerde ki televizyondan gelen habere odaklandı.. 

"İsviçre'deki Cenevre Üniversitesi'nden bilim insanları, Dünya'dan yaklaşık 36 ışık yılı uzaklıkta Vela Takımyıldızı'nda, yaşam barındırmaya elverişli bir gezegen olduğunu bildirdi. Şili'deki "Yüksek Hassasiyetli Işınsal Hız Gezegen Araştırmacısı" (HARPS) teleskobunu kullanan İsviçreli astronom Stephane Udry ve ekibi, HD 85512 yıldızının etrafında dönen gezegenin, kendi güneşinden uzaklığı sayesinde "yaşanabilir bölge" içerisinde kaldığını..."

Acaba orda da benim gibi sayısal lotoya umut bağlayan biri var mıdır diye geçirdi içinden.. Sonra  bir küfür salladı sayısal lotonun bütün rakamlarına.. sessizce..

12 Temmuz 2012 Perşembe

SEVDARENGİZ


Dikkat ! Çakırkeyf kafa ile yazılmıştır, öyle de okunulması ve içki de varsa yanında soğuk içilmesi tavsiye olunur.
Bu yazıyı 13 yaşından küçük blog takipçilerinin aileleri gözetiminde okumaları tavsiye edilir..
Ağır tahrik ve hayata isyan içeriklidir..
Yok öyle bişey yok,  şaka yaptım..
Müdüriyet



Eee Sevdarengiz.. Nasıl gidiyor? Görüşemiyoruz epeydir.. Nasılsın bakalım?
Yine kimin başına belasın anlat hadi.. hıh, susyorsun?  Baba yoksa sen hala imkansız aşklara mı kulaç atıyorsun  ? Üstelik doğru düzgün yüzmeyi de beceremezken..
Biliyorum konuşmayacaksın. Geçmişe gömüldün , anlaşıldı, çıkaramıyağım da seni oradan.. Sana ne kadar 'unut gitsin be kardeşim!' desem, 'Umut ulan ! ' diye çemkireceksin yüzüme.. Dinlemiyeceksin de beni.. Olsun ben yine de anlatacağım sana bildiğim bütün doğruları.. Kendim için saklamadığım bütün cümlelerimi sana vereceğim.

Bak üstad öncelikle kurallarla çevrili Allah'ın belası bu düzende nasıl oyun oynanacağını bilmelisin. Yaptığın hareketlerin hesabını yap be adam, öyle içinden geldiği gibi davranmanın modası geçti,  artık değer vermiyor kimse olduğun gibi  görünmene.  Bırak yüreğinin götürdüğü yere gitmeliyim saçmalıklarını,
yüreğinin götürdüğü bütün yerler, evvel zaman içinde rezerve edilmiş işte neden anlamak istemiyorsun.. ?
Dahası.. şu değirmenlere şavaş fikrinden vazgeçmelisin. Gerçek aşkı bulayım derken daha kaç değirmenden dayak yemeye gücün yetecek ? Hem nedir bu fukara ve nesli tükenme tehlikesi  altında olan değirmenlerin senden çektiği..

İki ucu boklu bu kısa hayat parçasında mutlu olmak istiyorsan istediklerinin bir kısmından vazgeçmeyi öğren. Elindekilerle yetin üstad! Kim istemez gökkuşağının bütün renklerine sahip olmayı. Ama işte yoksa da  böyle bir şansın, artık elinde ne varsa pastel boya mı olur, sulu boya mı onlarla da güzel bir resim yapabilmelisin.

Bir de acele etme üstad.. Harcama bir çırpıda mutlu olduğun zamanları.. Nasıl hayatın her alanında tasarruf teşvik ediliyorsa.. televizyonlardan, radyolardan, sosyal medyadan bangır bangır bağırılıyorsa.. tasarruf edin diye, mutluluktan da tasarruf edilmeli bence. Mutluluğu ve mutlu olduğun zamanı hemen tüketmemelisin. Mesela küçük naylon poşetlere dodurup canımız sıkkın olduğunda yan cebimizden çıkarsak kullansak mutluluğu, ne güzel olurdu değil mi? Aynı nikah sonrası dağıtılan şeker torbacıkları gibi, mutluluk torbacıklarımız olsa, parça parça.. İşlek bir caddede yüksek bir binanın çatısına çıkıp mutluluk dolu torbacıkları hayatından bezmiş insanlara dağıtsak mesela.. Mutluluk bazen ihityacın olanın fazlasıdır ve böyle zamanlarda başka insanlarla da paylaşmak gerekir. Ne diyordum.. Mutlu olduğun anları iyi kullan, har vurup harman savurma, hani içinde bulunduğun anda mutluysan eğer, elinden geliyorsa durdur zamanı..

Rahat ol biraz, içinde bulunduğun anın hesabını yapmayıver n'olcak. Karşındaki kişi hakkında ne düşünüyorsan tutma içinde patlat gitsin, ne tutarsın ki zaten içinde.. Anger management denen saçmalık en çok sana zarar veriyor farkında değil misin..

eee sen ne düşünüyorsun bu konuda? Daldın gittin yine.. Alooo  kime diyorum ? Beni dinlemiyorsun değil mi Sevdarengiz ?  Yine kendi doğrularınla hareket edeceksin.. Heh ! Yine hangi garip aşka tutuldun kimbilir.. Kimmiş tanıyor muyum ben de ? "Keşke o yağmur yağmasaydı, keşke yağmasaydı " diyorsun anladım.. Yağmur bu hocam, yağmur yağar ve o geçer yanından..  Konuşma bakalım, ne de olsa döneceksin elbet kürkçüye, burnun sürtünce yine.. Kafanı toparlardığında ara beni..   Ben bulut olacağım bir süreliğine. Var mı yollamak istediğin bir haberin?

Güzelçamlı Kuşadası 
Temmuz 2012