28 Mart 2012 Çarşamba

FİKRET DAYIMIN YALNIZLIK PROVASI

"Bir tek Sezen'in 45'likleri kalsın.. Hayatımdan ikinci bir kadının daha yok olmasına dayanamam"

"Hadi git ! Korkma! Bu defa 'Dur' diyecek değilim sana. Tanıyorum seni artık. Tahmin edilebilir olmaktan nefret ediyorsun.  En beklenmedik anda elinin tersi ile vurabilmek, ne güzel değil mi?
Cümlenin belgisiz öğesisin sen.
Evet yok, hayır yok, "Belki"  var senin lügatında.
Yüzü kara, saçları kınalı, çatlak elleri olan, yaşlı bir çingenenin vaadettiği üç vakitten birisin belki de. Belki o bile değilsin.. Yetmiş beş kişilik bir sınıf listesinin en yalnız kalansın. Babaannesinin ismini hep diğer tounlar ile karıştırdığı çocuksun sen.
Geçmişi silebilmek için, sonu belirsiz bir yarına çoktan razı olmuşsun. Gitme desem kalacaksın. Dünden razısın ama bir zaman sonra yine gözün yollarda olacak. O sebeple, korkma, bu defa dur diyecek değilim. YORULDUM BEN FERİDE, YORULDUM. Ne yapalım, alışırım bir müddet sonra, biraz prova yaparsam, alışırım işte. Şimdi ben bir süre buralardan uzakta duracağım. Memlekete giderim belki.
Bana son bir iyilik yap, evde sana ait bir şey kalmasın, n'olur ! Albümdeki fotoğraflarını, dolaptaki elbiselerini,  balkondaki menekşelerini,. Çay içmeye bayıldığın, hani benimle bile paylaşmaya kıyamadığın,ince belli kulplu çay bardağını, giriş kapısına asılı duran hoş geldiniz yazısını, işte seni hatırlatacak ne varsa al götür bu evden. Götüremediklerini eskiciye ver gitsin.. Bir tek Sezen'in 45'likleri kalsın.. Hayatımdan ikinci bir kadının daha yok olmasına dayanamam."

Feride Yengem ile Fikret Dayım'ın 3 sene süren evlilikleri işte bu şekilde
sonlanmış. Aslında, dayım her zamanki gibi hiç bir olayı tam olarak anlatmadığı için, onun farklı zamanlarda anlattıklarını ben kafamda böyle kurdum. Belki her şeyi bu şekilde söylemedi ise bile, dayımın üç aşağı beş yukarı böyle laflar edeceğine eminim. Feride Yengem hiç bir şey söylememiş o akşam. Susmuş yalnızca. Sonra Fikret dayım ne istediyse aynı şekilde yapmış, Sezen Aksu'nun plakları hariç evde kendini hatırlatacak ne iz varsa sildirmiş eskiciye. Birlikte çektirdikleri onca fotoğrafı yakmış ya da yanında götürmüş.  O yüzden Feride Yengemin neye benzediği nasıl biri olduğu konusunda hiç bir fikrim yok. Adı ne zaman geçse bir sohbette,  ailesini Berlin'de  bırakıp sevdiği adam için İstanbul'a gelen, Türkiye'de sevmeye uyum sorunu yaşayıp, evliliğini sonlandıran yüzü olmayan bir gurbetçi  kadın gelir oturur zihnime.

 Bir kaç ay sonra Sezen Aksu'dan başka bir kadın daha girmiş o eve.. Ninem Suna.. Ninem Suna sonraki yazıma...




8 Mart 2012 Perşembe

KADINLAR GÜNÜ ve YAZININ İCADI ve ŞARKI SÖYLEYİCİSİ SAMİ


Sanırsam ilkokulun herhangi bir hayat bilgisi dersinde öğrenmişimdir yazının bundan binlerce yıl önce icat edildiğini. O zamanlar 3-A sınıfında filan olmalıydım. Oysa benim için yazı icat edileli yaklaşık üç sene olmuştu ve yazının mucidi birinci sınıf öğretmenim Ali Sadık Bey'den başkası değildi. Hayat bilgisi kitabımdaki hayati (!) konulardan biri olan yazının icadında , Sumer'lilerin yazıyı çivi yazısı olarak icat ettikleri ve yazmak için kil tabletler kullandıkları yazıyordu. Oysa Ali Sadık Öğretmenim bildiğin kurşun kalemle icat etmişti yazıyı, ne gerek vardı çivi yazısını icat etmeye , kurşun kalem yazısı dururken. Ama kil tabletlere diyecek bir şey bulamıyordum, belki  "kil'in" ne demek olduğunu bilmediğimdendir o zamanlar. Kil'in ne demek olduğunu öğrenene kadar saygı duydum kil tabletlere.

Büyüdükçe anladım Ali Sadık Öğretmen'imin aslında o kadar da mucitvari (! var mı böyle bir kelime ? ) bir kişi olmadığını.  Kuvvetli deliller olmamasına rağmen genel kanı şudur "İlk yazıyı M.Ö. 3200 yıllarında Sümerler buldular", ve sanırım buna inanmaktan başka bir şey gelmiyor şu an elimden. Bu saatten sonra arkeolojik kazı yapmak niyetinde de değilim valla.

Peki yazı neden icat edildi?

 " Arkeolog Denise Schmandt-Bessarat’ın Louvre’lu Pierre Amiet’in hipotezi üzerine geliştirdiği teorisine göre, yazının ilk işlevi “muhasebe-defter tutma” 'dır.  Sümer yazısının ilk yaygın örneklerinin; zirai ürünleri temsil eden tahıl, koyun, dana vb. olması bu tezi güçlendirmektedir "


Yani yazı "koyun, keçi, buğday vb."in  sayılarının ve miktarının kayıt altında  tutulabilmesi için  mi icat edilmiş?

Bu size inandırıcı geliyor mu kuzum? :)
Bunlara resmi olarak inanmamın yanında bence yazının icat edilme serüveni şu şekilde olmuştur.

Sami, mahallenin alt orta gelir tabakasında bulunan, geçimini düğünlerde şarkı söyleyerek kazandığı buğday ve tavuklarla sağlayan bir gençti ( o zamanlar en geçerli para birimi idi, buğday ve tavuk. Bir tavuk tam 3 buğday ediyordu. Döviz olarakta Muz kullanılıyordu). Kuvvetli ezber yeteneği sayesinde yüzlerce şarkıyı aklında tutabiliyordu Sami. Güçlü repertuvarı onu düğün, şölen ve festivallerin en aranan şarkı söyleyicisi yapmıştı. Yoo yoo, beni yanlış anlamayın, Sami bir şarkıcı değildi, şarkı söyleyici idi. Yani şarkıcılara unuttukları yerlerde şarkı sözlerini hatırlatmakta yardımcı oluyordu. Yani bir nevi suflörlük de denilebilir yaptığı işe. Ne yazık ki sesi pek de güzel değildi. Zaten sesi biraz güzel olsaydı Mezepotamya'nın en çok tavuğu olan adamı olurdu, belki koyunları bile olurdu.

Sami günlerden bir gün bir düğüne çağırıldı. Uzun zamandır boşta gezen Sami bu işe çok sevinmişti. Hemen repertuvarını biraz gözden geçirdi, hiç bir şeyi unutup unutmadığını kontrol etmek için. Her şey gayet iyi idi; pop, caz, memleket türküleri, rock parçaları, eski 45'likler, selanik türküleri.. Evet unutulan ya da eksik parça yoktu. Düğün alanına gidildi. Sami için ayrılmış olan sahnenin hemen önündeki,seyirciler ile sahne arasında bulunan,  seyircilerin göremeyeceği bölmeye kendisi için hazırlanmış iskemleye, yüzü şarkıcıya dönük şekilde oturdu Sami. O şimdiye kadar hiç bir düğünü bir davetli olarak izlememişti. Onun için düğün, bu küçük bölmeden yalnızca sahnenin bir kısmının ve çoğunlukla sahne tavanının ya da kır düğünüyse gökyüzünün görülebildiği, şarkılarının ve davetlilerin uğultularının duyulabildiği birşeydi.
Ve düğün başladı.. Gelin ve damat, davetliler.. Ve müzisyenler, yani orkestra.. Ve şarkıcı.. Veee Şarkıcı .. veee..  Bu da kimdi böyle? Kim?  Bu sesi daha önce hiç duymamıştı Sami.. Yeni bir şarkıcı olmalıydı. Oturduğu iskemlesinden ayağa kalktı. Parmak uçlarına basarak şarkıcının kim olduğuna bakmak istedi. Onunla göz göze geldi. Daha önce hiç görmediği yeni bir kızdı bu. Sami daha iyi görebilmek için iskemlesinin üzerine çıkarak ayağa kalktı. O esnada Aşağı Mezopotamya halk şarkılarından birini seslendiren şarkıcı, yerin altından çıkmış gibi birden beliren bu adamı görünce irkildi ve şarkısının sözlerini unutuverdi. Artık yalnızca orkestranın enstrümanlarından çıkan ses vardı. Sami ise şarkıcıya hatırlatması gereken sözleri bırakın, böyle bir görevi olduğunu bile unutmuştu kızı gördüğü andan itibaren.  Davetliler homurdanmaya başlamıştı. Sami ise öylece baka kalmıştı kıza. Zamanın akışı yavaşlamış, her şeyin sesi kesilmiş, kızın etrafında nereden geldiği belli olmayan bir ışık huzmesi belirmişti, kızın beyaz kanatları da mı vardı ne? Sonra herşey karardı.

Sami uyandığında kendini evinde odasında yatarken buldu. Düğünde bayılmış ve daha sonra evine taşınmıştı. İşini tam yapamadığı için tavuk da alamamıştı bu düğünden. Ama Saminin umurunda değildi tavuk mavuk. Günlerce evden çıkamadı Sami. Kıza rezil olmuştu olmasına ama onu asıl bitiren kıza bir de aşık olması idi.
Bir kaç sefer evinin önünde bekledi, çarşıda kızı takip etti ama karşısına çıkıp tek bir kelime edemedi Sami. Sen yüzlerce şarkıyı hafızanda tut, binlerce kelime sakla ceplerinde ama hiç biri hiç bir işe yaramasın. Eve kapandı Sami. Gece yıldızlara baktı. Sümer tanrılarına o kötü sesi ile şarkılar söyleyip, adaklar adadı. Ama olmadı.. Ne zaman gitse kızın yanına hep başarısız oldu konuşmakta. O lanet ses telleri kıza derdini anlatacak bir kelime oluşturmaya yetmedi. Aylarca evine  kapandı, aşkından duvarları tırmaladı. Sonra birgün tırmaladığı kil duvarlara bakarken, "Ne güzel tırmalamışım la ?" diye düşündü. Kızın evinin duvarını da böyle güzel tırmalasam kesin ona aşık olduğumu anlatabilirm fikrine kapıldı. Bir kaç ay daha duvar tırmalama antrenmanı yapıp bunun en güzel tırmalama şekli olduğuna karar verdikten sonra, küçük bir kil duvar parçasına tırnakları ile şunları tırmaladı.

" Sevgili Kibele,
Eğer yazının icat edildiği bir zamanda yaşasa idim, aşkın beni Schekespeare eylerdi. Bu dünyaya erken gelmişiz ne yapalım. Seni kelimelerin mahiyetsizliğini yüzlerine vuracak kadar çok seviyorum,
Kendine iyi bak cnm,
öptm bye,
Sami"


İşte dostlarım size yazının icadına ilişkin teorim. İlk yazı çivi yazısı değil, tırnak yazısıdır bu biiir.. İkincisi, ilk yazı aşık bir adam tarafından aşk mektubu yazmak maksadı ile icat edilmiştir. Yazının icadına sebebiyet veren tahıl, buğday vb. hesaplamak değildir, yazının icadına sebebiyet veren aşık olunası kadınlardır.
Bu vesile ile bizim kadınlarımızın, analarımızın, bacılarımızın, eşlerimizin ve kimimizi süründüren aşklarımızın,  tüm emekçi kadınların ve bütün dünya kadınlarının kadınlar gününü kutlarım.


NOT 1: Bu arada, tüm arkeoloji dünyasını Sami'nin aşk mektubunu aramaya davet ediyorum, bu da üüüüç..
NOT 2:  Hayır, Kibele Sami'nin mektubundan hiçbirşey anlamadı, daha doğrusu Kibele mektubun var olmadığı bir zamanda yaşıyordu aynı şu anda yaşadığımız zamanda olduğu  gibi..
NOT 3: not üç müç yok yeter ..


6 Mart 2012 Salı

ADINI  NE KOYALIM..

Aşağıda "adını feriha koydum" isimli TV dizisinin 24 Şubat tarihli bölümüne ait bir sahne var. İzleyin bakalım, size tanıdık geliyor mu?
Eğer herşey sıradan ise bir de, 21 Şubat tarihli "Öküzleri anladığım Zaman" isimli yazımın, trenlerle alakalı olan kısmını okuyun ve tekrar gözden geçirin :)
Ya da boşverin harcamayın zamanınızı, benim yazdıklarımla birebir örtüşen bir sahne olmuş. Sanırım dizinin senaristi ile benzer şeyleri düşünmüşüz :)  Bunun adını tesadüf koyalım.. Bu hoş tesadüfü bana bildiren sevgili arkadaşım Seçil Çavdar'a teşekkür ederim :) Bu arada bu kadar güzel bir konu bu şekilde basit bir şekilde geçiştirilmemeli idi.



4 Mart 2012 Pazar


~AşkOlsun..~

Mülk Sahibi Ekrem Bey ve Ona kira toplama işlerinde yardımcı olan Doktor Fikret Dayım'ın günlük iş ilişkisinden kısa bir kesit..

Ekrem Bey: Ne yaptın Doktor, uğrayabildin mi Haluk'a?
Fikret: Hıhı evet, uğradım..
Ekrem Bey: Eee..?
Fikret: Göz göze geldik. Gülümsedim. O gülmedi. Adam kaybetmek gibi bakıyordu, kaybetmek gibi.
Ekrem Bey: Kaybetmek gibi mi? Ödemedi yani kirayı..
Fikret: Söz dedi, haftaya kesin verecekmiş.. Karısı evi terk edince çok sarsılmış, çok.. Öyle böyle değil..
Ekrem Bey: Haluk evli değil ki.. Evlenmeyi bırak, adam senelerdir evimde oturuyor daha depozitoyu geçen ay verdi, 200 Mark..
Fikret: Mark mı? O ne yaa..
Ekrem Bey: Mark Alman parası, o zamanlar bu işler Mark üzerinden yapılırdı.
Fikret: haa..