"Üzülme, geçer.. Neler geçmiyor miyor, neler unutulmuyor ki şu hayatta.. Şimdi ağlasan, saçını başını yolsan, göğsünü dövsen ne olacak ki, hiç.. Üzüldüğünle kalırsın.." dedim. Lafa başladığımdan beri uğraşmakta olduğu gömlek düğmelerinden birinin kopmuş, dışarı taşmış ipini sökmek için uğraşıyordu ama bir türlü koparmasına yetmiyordu dipleri kanlanmış, kısacık kesilmiş tırnakları. Ayrıldıkları gece kesmişti bütün tırnaklarını. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da kesiyordu. Ağlarken tırnaklarınızı kesmeyin sakın. Yok, günah olduğundan değil. Kesmeyin, çünkü yaşla dolu gözleriniz düzgün görmenize mani olur. Az kesmek sorun değil de fazla keserseniz sonradan acısını çekersiniz. Tırnak acısı fenadır. Ama bu onun pek umurunda değildi. Aşk acısı tırnak acısına baskın gelmişti o gece. Kuraldır, büyük acı küçük acıyı unutturur. Ojelerini asetonla silmiş, renk renk rujları çöpe atmıştı. Hemen hemen her akşam, kafaya cehennem sıcağı yaşatan fön makinesini kullanmıyordu artık. Saçları eskisi gibi kıvır kıvır olmuştu yine. Fön makinesini onu her ziyaret etmesinde "Bu benim olsun mu?" diye sormaktan bıkıp usanmayan kuzenin küçük kızı Eylül'e verecekti artık. Oysa Eylül'ün Japonlarınki gibi dümdüz saçları vardı, hiç ihtiyacı yoktu fön makinesine. Geçen gelmesinde de banyodaki lavoboya göz koymuştu, köftehor! O hala düğmeden kurtulmuş ip ile uğraşmaktaydı. Eğilip dişleriyle koparmak istediyse de yetiştiremedi başını gömleğinin alt tarafında kalan düğmeye. Gömleği çıkaracak oldu, etraftaki masalarda oturan müşterilere baktı vazgeçti sonra. Bir çay bahçesi gömlek çıkartmak için hiç de uygun değildi. Bana döndü "Makas ya da çakı gibi bir şey var mı yanında?" diye sordu. "Yok maalesef, çakı taşımam. Hem öyle çakı taşıyacak bir tip miyim ben. Bende bu bilek, bu yürek var oldukça çakıya, topa, tabancaya ihtiyaç duymam evelallah!" dedim. Durgunlaştı bir an. "O taşırdı." dedi. "Çakı mı?" diye sordum. "Yok makas taşırdı. Babasından kalma bir alışkanlık. Berbermiş babası. İnanır mısın, bir günden bir güne beni makasa muhtaç etmedi." dedi. Biraz şaşkın, birazda kafa karışıklığı içinde "Makasa mı?" diye sordum. "Öyle deme, makas bu, bak lazım oldu." dedi. Sustum. Arkadaşını teselli etmenin susmasıydı bu. Hani bazen susarsın, söyleyecek bir kelimen yoktur ya. Öyle bir susma değildi. Susarsın, söyleyecek pek çok şeyşey vardır da, dudaklara takılıp orada kalır, sırf karşındaki daha çok üzülmesin diye. Ben susunca o konuştu. "Üzülme diyorsun da.. Kolay mı ki.. O kadar emek.. Harcanılan onca zaman.. Kendime çeki düzen vereyim derken vaz geçtiklerim.. Sen hiç tövbe ettin mi? " dedi, elindeki çay kaşığının sivri ucu ile inatçı düğmenin düğümlerine saldırırken. "Tövbe mi? Yok. Bu güne kadar hiç ihtiyacım olmadı. Günahlarımla yaşamayı seviyorum ben" dedim. "Ben en çok onun için tövbe ettim. İçkiye, kumara tövbeden bahsetmiyorum bak, her vazgeçiş bir tövbedir. Sırf ilişki devam etsin diye vazgeçtiklerimin haddi hesabı yok. Vildan vardı. Liseden arkadaşım. Hatta en iyi arkadaşımdı. Erken evlendi. Hala görüşürdüm. Bir gün hep birlikte pikniğe gittik. İyi hoş her şey. Kızın kocasını sevmemiş bizim ki. Bak bizimki diyorum halâ, ağız alışkanlığı. Neyse 'Bu kızla görüşmeyeceksin Aysel' dedi. Bir dediğini iki etmezdim zaten. Vildan'ı aradım, kıza bildiğin tövbe ettim" dedi.
Sevgilisinden yeni ayrılmış insanların kafası karışıktır. Ya sizi dinlemezler ya size dinletebilecekleri birşeyler söyleyemezler. Aysel'in çayı bitmişti, yenisini söyledik. Ben kendime oralet istedim. Sevemedim gitti şu çayı, oralet severim ben. Evde de var, bi kutu. Bizimkiler hep çay içer, ben oralet. Aysel'i istemeye gelmişlerdi de, kabul etmemişti geçen sene. O zaman kahve yapmışlardı, ben istememiştim kahve. Oralet severim ben. Aysel çayını yudumlarken konuşmaya devam ediyordu. Benim sormadığım sorulara cevaplar veriyordu. "Adam pat diye ayrıldı, çıktı gitti hayatımdan! Hani banyoya girersin, duştan gelecek suyu ayarlamak için alttaki musluklarla uğraşırsın. Suyun alttaki musluktan gelmesini bekleyerek vanayı bir çevirirsin, hoop bir anda buz gibi su yukarıdaki duş başlığından bütün bedenine saldırır. Sıcak bir duş hayal edenlerin hiç beklemediği bir andır bu. Şok olursun. Birini tepe taklak etmek istiyorsan onu şaşırt, beklemediği yerlerden saldır. Mesela süpermen.. Adamın uçabildiğini bilseydik, ilk görüşümüzde o kadar da şaşırmazdık. Bende de öyle oldu, öylesine tanışmıştım, bi bakmışım seviyorum hıyarı.. Sonra da gitti zaten. Gitme dedim.. Gitme yaralarım var... Biraz iyileşeyim yine gidersin.. Dinlemedi. Gitti." Karşınızdaki kişinin acılarını paylaşmak istiyorsanız ona kendi acılarınızdan bahsetmeyin, yalnızca dinleyin ya da en kötüsü susun ve dinliyormuş gibi yapın. Benim de kendime göre dertlerim vardı, mesela Aslı. Ama Aysel'e Aslı'dan hiç bahsetmedim. Ama kesin sezmiştir bendeki huzursuzluğu, çünkü kadınlar hissiyatı kuvvetli varlıklardır, doğa onları öyle yaratmış. Aslı şimdi benim çıkma teklifimi kabul etmiş olsaydı, ne işim var Aysel'le. Aslı güzel kız. O da benim gibi oralet hastası. Aysel konuşurken çay bahçesinin girişinde babam göründü elinde ekmek poşeti ile. Bana doğru geldi dik dik bakarak. Sonra Aysel'e döndü "Seni çok sıkmadı ya bu eşşek sıpası Aysel ablası" dedi. "Yok Muhsin abi, Yusuf çok iyi bir dinleyici.. Saolsun içimi döktüm, uslu uslu oturup oraletini içti." Her zaman yaptığı gibi kulağımı çekerek "aferim" dedi babam. Hala sıcak olan ekmeğin köşesini koparıp bana verdi. Evde olsaydık annem bu köşeyi içerisine yeni salça atılmış kızgın yağlı tencereye banardı bir de. Ama evde değildik işte. Giderken Aysel babama "Muhsin abi, makas var mı yanında?" diye sordu. Babam duymazdan geldi.
Sonra berbere gittik, traş olmaya, tas kafa. Aslı da bu saç modelini çok sevecekti. Berber Nuri saçlarımı keserken babam kapının önüne sigara içmeye çıktı. O sigara içerken berber Nuri'ye Aysel'in duşta soğuk suyla neler yaptığını, çay bahçesinde herkesin ortasında gömleğini çıkarmak istediğini ve benim buna nasıl mani olduğumu, Aysel'in makas kullanan erkeklerden özellikle hoşlandığını bir bir anlattım. Berber Nuri çıt çıkarmadan dinledi beni. "Duş başlığıyla mı yapıyormuş bunları ha? Duş başlığı? " diye de üstüne basa basa sordu bir kaç kez.Kapı komşumuz Veysel amcanın kızıydı Aysel. Çay bahçeleri vardı meydanda. Sık sık aşık olurdu ve aşık olmaktan arta kalan zamanlarda babasına yardım ederdi çay bahçesinde. İçi dolu olur böyle insanların, içlerini dökmezlerse boğulurlar. O gün Aysel'in benimle konuşması bir ilk yardım çığlığıydı. Beş yaşındaki bir çocuğa özel hayatından bahsetmeseydi boğulacaktı belki de. Nişan attı bir kez. En sonunda kendi köyünden bir adamla evlendi. Memlekete gidince görmüş annem. Şimdilerde üniversiteye giden, çocukları varmış kendi boyunda.




