1 D...
..
Cuma günleri verilen sözlerin adamlarıyız biz..
Eften püften bir çaba içindeyiz onyediyi görmek için....
Oysa o zamanlar;
Yağmurun geldiğini bile damlalardan öğrenirdik
havadurumuna bakmak gelmezdi aklımıza..
Tek derdimiz piknik masası ne kadar az ıslanırsa o kadar çok mutluluk kurtarmaktı..
Ha bir de sen vardın..
Ekim 2012
İstanbul
İlkokul çağımızda yaşanan bütün platonik aşklara ithafen..
17 Ekim 2012 Çarşamba
Sıra Dışı Bir Mail..
Selam,
(bazı maillerde selmaya gider parmaklar..)
Bugün deli yoğundum. Bütün insanlar sanki dünya kurulduğundan beri benimle birlikte yapmaları gereken işleri biriktirmişler de 17 Ekim 2012'de yapmak üzere sözleşmişler gibi işte bugün üzerime saldırdılar. Uzunca bir müddettir atıl duran, ne talep edenin ne de talep karşılayanın umursamadığı işler bugün hortladı sanki. Hepsi sözleşmiş gibiydi.
Yoksa , 2012 de dünyanın sonunun geleceğini mi düşünüyorlar da, sonumuz gelmeden bir an önce her işimizi bitirelim diyolar ki?
Acaba Mayalar haklı mı lan! Acaba gerçekten de 2012 son yılı mı dünyanın? Eğer öyle ise, yani dünyanın son yılı ise bence birleşmiş milletler son kez birleşip bir veda partisi vermeli Dünya'ya..
Dünya; gençsin lan sen..! daha çoook gezegeni gömersin... ! Bak hayatı dolu dolu yaşıyorsun.. Sana ayak uyduramıyoruz, nasılda kıpır kıpırsın... diyesim de var ama.. Biz büyüdük ve kirlendin be dünya..
Hani dünkü gezegen de değilsin nerden bakarsan bak milyar yaşındasın be oğlum.. Senin yaşına erişemeyip, yok olan nice yıldız bilirim ben.. (şimdi adını sayamayacam ama vardır muhakkak öyle genç yaşta giden yıldızlar da..) Hadi hadiii!.. Ama ölme de lan Dünya, seni seviyoruz ..
Güneş sisteminin nazar boncuğusun sen ! .. Bundan böyle sana ailecek "Maviş" diyecez..
Maviş kendi ekseni etrafındaki dönme hareketini yirmidört saatte tamamlar.. Bu hareketin sonucunda gece ve gündüz oluşur..
Bugün bilinmeyen bir numara aradı beni +359'lu, açmadım. Çünkü telefonum ben tarafından evde unutulmuştu bugün (büyük rahatlık, herkese tavsiye ederim, unutun bütün telefonları, bence cep telefonları evde unutulmak için alınsa hayat o kadar kolaylaşır ki.. ). Sonradan öğrendimki Bulgaryalı kadın dolandırıcıların kullandığı bir numaraymış beni cevapsız arayan.. Arayıp açınca telefon kontörü, Türkiye'ye gelmek için otobüs bileti parası falan istiyorlarmış. Bir insan bu şekilde dolandırılabilir mi ya hu? Hani bilmediğin bi numarayı açıyorsun ve karşıdaki kadına inanıyorsun bir anda kontör, para filan göndermeye kalkıyorsun.. Teledolandırıcı.. Gerçi, olur yaa.. Bu numarayı yutacak bi dünya insan var memlekette, hem tutuyoki hala aramaya devam ediyor hatunlar..
Yarın bi çay içelim .. Adalara karşı bi çay ısmarlayım sana.. Kahve bile alırım..
sevgiler
baki kal..
Mustafa
İstanbul 2012
Selam,
(bazı maillerde selmaya gider parmaklar..)
Bugün deli yoğundum. Bütün insanlar sanki dünya kurulduğundan beri benimle birlikte yapmaları gereken işleri biriktirmişler de 17 Ekim 2012'de yapmak üzere sözleşmişler gibi işte bugün üzerime saldırdılar. Uzunca bir müddettir atıl duran, ne talep edenin ne de talep karşılayanın umursamadığı işler bugün hortladı sanki. Hepsi sözleşmiş gibiydi.Yoksa , 2012 de dünyanın sonunun geleceğini mi düşünüyorlar da, sonumuz gelmeden bir an önce her işimizi bitirelim diyolar ki?
Acaba Mayalar haklı mı lan! Acaba gerçekten de 2012 son yılı mı dünyanın? Eğer öyle ise, yani dünyanın son yılı ise bence birleşmiş milletler son kez birleşip bir veda partisi vermeli Dünya'ya..
Dünya; gençsin lan sen..! daha çoook gezegeni gömersin... ! Bak hayatı dolu dolu yaşıyorsun.. Sana ayak uyduramıyoruz, nasılda kıpır kıpırsın... diyesim de var ama.. Biz büyüdük ve kirlendin be dünya..
Hani dünkü gezegen de değilsin nerden bakarsan bak milyar yaşındasın be oğlum.. Senin yaşına erişemeyip, yok olan nice yıldız bilirim ben.. (şimdi adını sayamayacam ama vardır muhakkak öyle genç yaşta giden yıldızlar da..) Hadi hadiii!.. Ama ölme de lan Dünya, seni seviyoruz ..
Güneş sisteminin nazar boncuğusun sen ! .. Bundan böyle sana ailecek "Maviş" diyecez..
Maviş kendi ekseni etrafındaki dönme hareketini yirmidört saatte tamamlar.. Bu hareketin sonucunda gece ve gündüz oluşur..
Bugün bilinmeyen bir numara aradı beni +359'lu, açmadım. Çünkü telefonum ben tarafından evde unutulmuştu bugün (büyük rahatlık, herkese tavsiye ederim, unutun bütün telefonları, bence cep telefonları evde unutulmak için alınsa hayat o kadar kolaylaşır ki.. ). Sonradan öğrendimki Bulgaryalı kadın dolandırıcıların kullandığı bir numaraymış beni cevapsız arayan.. Arayıp açınca telefon kontörü, Türkiye'ye gelmek için otobüs bileti parası falan istiyorlarmış. Bir insan bu şekilde dolandırılabilir mi ya hu? Hani bilmediğin bi numarayı açıyorsun ve karşıdaki kadına inanıyorsun bir anda kontör, para filan göndermeye kalkıyorsun.. Teledolandırıcı.. Gerçi, olur yaa.. Bu numarayı yutacak bi dünya insan var memlekette, hem tutuyoki hala aramaya devam ediyor hatunlar..
Yarın bi çay içelim .. Adalara karşı bi çay ısmarlayım sana.. Kahve bile alırım..
sevgiler
baki kal..
Mustafa
İstanbul 2012
31 Ağustos 2012 Cuma
TÖRE KURBANI FOK BALIĞI
Onu bulduğumda bahçe kapımızın önünde yarı baygın halde yatmaktaydı. Kapkara gözlerini bir kere gören kişinin ona yardım etmemeyi düşünmesi imkansızdı. Belli ki sıcak hava onu bu duruma getirmişti. Yanına eğildim, cebimdeki bozukluklardan verecek oldum.
"Yanıyorum ulan, parayı mı içecem, çabuk bana bi bardak su getir" dedi."Tamam abi !" diyecek oldum ama öylesine güzel kullanmıştı ki emir kiplerini, zamanı yeni bir cümleyle israf etmenin onu daha da sinirlendireceğini düşünerek eve koştum. Buzdolabından aldığım sürahi ve bardak ile geri döndüm. İlk yudumu içtikten sonra verdiği tepki
"Ilık ulan bu..! Buzdolabın yok mu koskoca adam olmuşsun.. " dedi.
"Yaa kusura bakma, hava sıcak işte demin evden çıkarken soğuk suyu ben içtim, onu da dolaba yeni koymuştum.. ondandır"dedim
"İnsanoğlu değil misiniz, hepiniz aynısınız " dedi, ılık dediği sürahi dolusu suyu bir seferde lıkır lıkır içmeden önce..
"Abi senin buralarda ne işin var, kutuplarda yaşıyor diye biliyordum ben seni.. hatta geçenlerde belgesele çıkmıştın.. Biz millet olarak fok balıklarını çok sempatik buluruz.. İmkanım olsa sizlerden beslerim bir tane ama, bizim apartmanda evcil hayvan beslemek yasak" diyecek oldum, lafımı bitiremeden..
"aslına bakarsan, ben evcil değilim o nedenle sizde kalmamın pek sorun olacağını zannetmiyorum" dedi, beyaz kürkünü kocaman diliyle yaladıktan sonra olmayan kuyruğunu sallar gibi yaparak.. Aklınca sempatiklik yapıp kendini bana şirin göstermek niyetindeydi.
"Abi ne yapıyorsun, koskoca adam geçmiş karşıma yavru köpek triplerine giriyorsun, ayıp valla hiç yakıştıramadım sana" dedim. Hemen kendine çeki düzen verdi, mahcup bi hal aldı, şimdi de bildiğin kedi yavrusu.. "Abi.. bak valla yasak bizim apartmanda, ne evcil ne de yabani hayvan beslenmiyor.. Tamam fok balığısın ama akvaryumda yaşamıyorsun sonuçta.. İnan çok isterim ben de seninle yaşamayı ama şartlar malum.. Yau hiç soramadım şaşkınlıktan ne işin var senin ta istanbullarda.. ?"
Yeniden ilk geldiği andaki kederli haline döndü, uzaklara bakarak konuşuyordu sanki sesini oralardan biri duyacakmış gibi, sanki uzaklardaki kişi onu dinliyormuş da başını sallayarak onun söylediklerini onaylıyormuş gibi.. sankiii ... "Uzun hikaye evlat! Bizim oralar medeniyetten uzak bilirsin.. Malum soğuk hava.. Kar kış derken medeniyet pek uğrayamıyor.. Taş devri bile henüz çok uzak bir ihtimal bizim kasabaya.. Medeniyetin olmadığı yerde de ne vardır bilir misin?".. Soran gözlerle bana bakıyordu.. Kalkık kaşları soru kipini pekiştiren bir ifade katmıştı bu haline... Eğer karşınızdaki kişinin sizi dinlemesini ve anlattıklarınıza ilgisini denetim altında tutmak isterseniz, konuşmanızda yer yer soru cümleleri kullanırsınız.. Bu tekniğe psikolojide muhakkak bir isim verilmiştir, verilmedi ise ayıp edilmiştir. Neyse beyaz fok balığı bu tekniği iyi kullanıyordu. "Ne vardır abi ? "dedim bu sessiz bekleyişi bir an evvel sonlandırmak için."Töre ! Medeniyet olmayan yerlerde töre vardır evlat.. sevdiğim fok balığını alabilmek için başlık parası biriktirmem gerekiyor. O nedenle İstanbul a geldim, taşı toprağı altın dediler.. Kalacak yere ihtiyacım var, sen temiz yüzlü bir abimize benziyorsun, bana yardımcı olursun"..
Israrcı biriydi, bense böyle durumlarda ters tepki verirdim, biri bana herhangi bir konuda ısrar ediyorsa ben tersi istikamette giderdim.. İşlerin çok fazla uzamasını istemedim.. Abi istersen seninle şöyle bi boğaz turu yapalım.. Balık yeriz seversin sen balığı, hem biz de balığın yanında rakı içme adeti de vardır, rakı güzeldir.. Gel abi" dedim.. Niyetim, onu önce sarhoş edip İstanbul boğazının serin sularına atmaktı, olmadı kapalı çarşıdaki dericilere götürüp peşimi bırakmasını yoksa kürkünü satacağımı söyleyip tehdit ederdim.. Yapacak bişey yoktu.. Çok kötü kurgulanmış saçma sapan bir rüyanın içinde olduğumun farkındaydım ve başka kurtuluş yolu bulamıyordum..
"Tamam, ama gelmişken istanbul türbelerini, Eyüp Sultan Hazretlerini de ziyaret edelim" dedi..
SON...
29 Ağustos 2012 Çarşamba
Yeni Bir Dünya Keşfedildi !
Kasaba meydanındaki kahvehaneye girdiğinden beri, meydanın hemen kenarında büyük çınar ağacının altındaki ahşap masalardan birinde oturmuş, gazeteyi karıştırıyordu pür dikkatle. Bu eline aldığı üçüncü gazeteydi. Gazetlerin belki de en verimli kullanıldığı yer idi kahvehaneler, adamın elindeki gazete daha sabah saatleri olmasına rağmen yaklaşık on kişinin elinden geçmişti. Her şey vardı günlük tirajı elli bini aşmayan gazetenin sayfalarında..
Teker teker özenle taramaya başladı yeni eline aldığı gazetenin sayfalarını.. Başbakanın evvelki gün kimi azarladığına, eşi manav tarafından sözlü tacize uğrayan adamın işlediği namus cinayetine, grafikler ve siyah beyaz harfler yardımıyla ekonominin nasılda seyrinde olduğuna ve üçüncü dünya ülkesi olmayı bizden daha fazla hak eden bir kaç yer ile ilgili dünya siyasetine dair haberler.. Aradığı şeyi henüz bulamamanın vermiş olduğu telaşla daha hızlı aramaya devam etti.. Bu arada aklı hala bizden daha fazla" üçüncü dünya ülkesi " olan yerlerde idi. Çevresine şöyle bir baktı, refah içinde olduğunu düşündü ülkesinin insanlarının, hepsinin keyfi yerinde, ellerinde çayları-oraletleri, ya okey ya batak oynuyorlardı. Sonra gazetede bahsi geçen Afrika ülkeleri geldi aklına. O ülkeler de, kendi ülkesi de üçüncü dünya ülkesi kategorisine giriyordu, dünya ülkeler liginde. Morali bozuldu, "Adaletini skiim dünya !" dedi.
Sonra gazeteye geri döndü, artık asla takip edilmediğine inandığı ve televizyon kanallarının yayın akışlarının bulunduğu sayfanın kıyısına köşesine baktı şöyle bir.. Eskiden cumartesi günleri gazete ile birlikte verilen haftalık yayın akışı ekleri geldi aklına.. İçerisinde saatlik yayın akışı bulunan küçük dergiyi alınca hemen bakardı o hafta hangi sinema filmleri var televizyonda diye. Küçük şehirde yaşamanın neden olduğu eksilerinden biri olan sinemasızlığın o zamanlar yerini dolduran tek şey Parlement Cuma Gecesi sineması idi.. O zamanlar parlement isimli sigaranın ismini cuma gecesi sinemasından aldığını düşünürdü hep. Yanılgısının farkına vardığı yaşlarda ise sigara tiryakisi olmuştu bile.
Yayın akışından sonraki sayfada siyah beyaz yazılar ve resimlerle donatılmış, sağlık haberleri vardı. Profesör doktor bilmem kim, erken boşalmayı engelleyici yöntemlerden bahsediyordu.. Profesöre göre erken boşalma tedbir alınmazsa ilerleyen dönemlerde çiftin erkenden boşanma sebebi olabilirdi. Sayfanın sağında bulunan profesörün fotoğrafı belli ki adamın muayenehanesinde çekilmişti. Masanın üzerinde kocaman pirinç bir levha ve üzerinde "Prof. Dr. Bilmemkim Bilmemneoğlu". Bilmemkim bey müşkülpesent bir gülümseme ile " erken
teşhis şart" pozu vermişti bu fotoğrafta.
Bir sonraki sayfada burçlar, itiraflar, okuyucu paylaşımları, çakma Güzin ablalar vardı.. Yemek tarifi ve mani bile vardı bu sayfada.. Sonraki sayfaya geçerken Haydar Dümen'i aradı gözleri, göremeyince spor sayfasına geçti. Bir kahvehanede en çok yıpratılan sayfadır spor sayfası. Çünkü orada kimi tutsan futbolun uzmanıdır. Oradakilerin hepsi milli takımın başına geçse takımı dünya şampiyonu yapabilecek teknik bilgiye sahip olduğunu düşünmektedir. Ya da rahatlıkla futbol yorumcusu olabilirler. Bu nedenledir ki hepsi en çok bu sayfayı okumuştur. Hatta gazeteyi okumaya başladıkları, ya da tek okudukları sayfalardır buralar.
Adam aradığını burada da bulamadığını anlayınca en arka sayfaya geçti. Dünya'dan yaklaşık 36 ışık yılı uzaklıkta yaşam barındırmaya elverişli bir gezegen tespit edildiğine dair bir haber vardı kocaman puntolarla başlayan. Nasılda sevinmek isterdi bu haberi görünce.. Ancak elindeki imkanlar dahilinde ancak şehirler arası seyahat edebilirdi.. Hay ben senin gezegenini de, yeni dünyanı da.. ile başlayıp içinde bulunan yaşama da dokunduran bir küfür salladı sessizce.. Canı sıkılmıştı.. "Çayını tazeliyim mi bilader ?" sesi ile irkildi.. İnce bıyıklı, kıvırcık uzun siyah saçlı, sarıya çalan renkli gözlü ve koyu tenli, Ege'nin bu küçük tatil yöresinde kahvehane işleten birinden çok Meksikalı bir uyuşturucu baronunu andıran adam, karşısında gazetenin arka sayfa güzeli kısımındaki fotoğrafa bakarak transa geçmiş adama ikince kez sordu.. " Çayını tazeliyim mi abi? "..
"Tazele. tazele.." dedi adam.. Kahveci içerisinde soğumuş çay barındıran eski bardağı alıp yeni bir bardak çay koydu masaya oturduğundan beri harıl harıl gazete karıştıran adamın önüne.. Kahveci tam arkasını dönüp gidecekken.. " Baksana.. Bu sayısal loto sonuçları niye yok ya bu gazetelerde.. bakmadığım yer, okumadığım paragraf kalmadı.. ama sayısal loto sonuçlarını bulamadım. " Abi sayısal loto dün değil, evvelki gün çekildi. Sonuçlar da dünkü gazetede idi, bugünkü gazetelere yeniden koymazlar.. Hem sayısal devretti bu hafta 6 bilen çıkmadı" dedi kahveci..
Sayısal lotonun sonraki haftaya devretmesi haberi , adamın o sabah kafasında kurduğu bütün hayallerin de bir süreliğine devri anlamına geliyordu. Çok sevdiği Ege kasabasında almayı hayal ettiği tripleks yazlığın hayalindeki ilanını tekrar hayalindeki emlak dükkanının penceresine yapıştırdı, hayallerinde.. Hoşlandığı kızı etkilemenin daha ucuz yolları da olmalıydı. Hem çok para şımartırdı insanı ne gerek vardı.. En çok da tatil bittiği için pazartesi işe başlayacak olması moralini bozdu. Loto çıksa idi böyle bi derdi olmazdı. Dalgın dalgın bakarken gazeteye, kulağı içerde ki televizyondan gelen habere odaklandı..
"İsviçre'deki Cenevre Üniversitesi'nden bilim insanları, Dünya'dan yaklaşık 36 ışık yılı uzaklıkta Vela Takımyıldızı'nda, yaşam barındırmaya elverişli bir gezegen olduğunu bildirdi. Şili'deki "Yüksek Hassasiyetli Işınsal Hız Gezegen Araştırmacısı" (HARPS) teleskobunu kullanan İsviçreli astronom Stephane Udry ve ekibi, HD 85512 yıldızının etrafında dönen gezegenin, kendi güneşinden uzaklığı sayesinde "yaşanabilir bölge" içerisinde kaldığını..."
Acaba orda da benim gibi sayısal lotoya umut bağlayan biri var mıdır diye geçirdi içinden.. Sonra bir küfür salladı sayısal lotonun bütün rakamlarına.. sessizce..
12 Temmuz 2012 Perşembe
SEVDARENGİZ
Dikkat ! Çakırkeyf kafa ile yazılmıştır, öyle de okunulması
ve içki de varsa yanında soğuk içilmesi tavsiye olunur.
Bu yazıyı 13 yaşından küçük blog takipçilerinin aileleri
gözetiminde okumaları tavsiye edilir..
Ağır tahrik ve hayata isyan içeriklidir..
Yok öyle bişey yok,
şaka yaptım..
Müdüriyet
Yine kimin başına belasın anlat hadi.. hıh, susyorsun? Baba yoksa sen hala imkansız aşklara mı kulaç
atıyorsun ? Üstelik doğru düzgün yüzmeyi
de beceremezken..
Biliyorum konuşmayacaksın. Geçmişe gömüldün , anlaşıldı,
çıkaramıyağım da seni oradan.. Sana ne kadar 'unut gitsin be kardeşim!' desem,
'Umut ulan ! ' diye çemkireceksin yüzüme.. Dinlemiyeceksin de beni.. Olsun ben
yine de anlatacağım sana bildiğim bütün doğruları.. Kendim için saklamadığım
bütün cümlelerimi sana vereceğim.
Bak üstad öncelikle kurallarla çevrili Allah'ın belası bu
düzende nasıl oyun oynanacağını bilmelisin. Yaptığın hareketlerin hesabını yap
be adam, öyle içinden geldiği gibi davranmanın modası geçti, artık değer vermiyor kimse olduğun gibi görünmene.
Bırak yüreğinin götürdüğü yere gitmeliyim saçmalıklarını,
yüreğinin götürdüğü bütün yerler, evvel zaman içinde rezerve
edilmiş işte neden anlamak istemiyorsun.. ?
Dahası.. şu değirmenlere şavaş fikrinden vazgeçmelisin.
Gerçek aşkı bulayım derken daha kaç değirmenden dayak yemeye gücün yetecek ? Hem nedir bu fukara ve nesli tükenme tehlikesi altında olan değirmenlerin senden çektiği..
İki ucu boklu bu kısa hayat parçasında mutlu olmak istiyorsan istediklerinin bir kısmından vazgeçmeyi öğren. Elindekilerle yetin üstad! Kim istemez gökkuşağının bütün renklerine sahip olmayı. Ama işte yoksa da böyle bir şansın, artık elinde ne varsa pastel boya mı olur, sulu boya mı onlarla da güzel bir resim yapabilmelisin.
İki ucu boklu bu kısa hayat parçasında mutlu olmak istiyorsan istediklerinin bir kısmından vazgeçmeyi öğren. Elindekilerle yetin üstad! Kim istemez gökkuşağının bütün renklerine sahip olmayı. Ama işte yoksa da böyle bir şansın, artık elinde ne varsa pastel boya mı olur, sulu boya mı onlarla da güzel bir resim yapabilmelisin.
Bir de acele etme üstad.. Harcama bir çırpıda mutlu olduğun
zamanları.. Nasıl hayatın her alanında tasarruf teşvik ediliyorsa..
televizyonlardan, radyolardan, sosyal medyadan bangır bangır bağırılıyorsa..
tasarruf edin diye, mutluluktan da tasarruf edilmeli bence. Mutluluğu ve mutlu
olduğun zamanı hemen tüketmemelisin. Mesela küçük naylon poşetlere dodurup
canımız sıkkın olduğunda yan cebimizden çıkarsak kullansak mutluluğu, ne güzel
olurdu değil mi? Aynı nikah sonrası dağıtılan şeker torbacıkları gibi, mutluluk
torbacıklarımız olsa, parça parça.. İşlek bir caddede yüksek bir binanın
çatısına çıkıp mutluluk dolu torbacıkları hayatından bezmiş insanlara dağıtsak
mesela.. Mutluluk bazen ihityacın olanın fazlasıdır ve böyle zamanlarda başka
insanlarla da paylaşmak gerekir. Ne diyordum.. Mutlu olduğun anları iyi kullan,
har vurup harman savurma, hani içinde bulunduğun anda mutluysan eğer, elinden
geliyorsa durdur zamanı..
Rahat ol biraz, içinde bulunduğun anın hesabını yapmayıver n'olcak.
Karşındaki kişi hakkında ne düşünüyorsan tutma içinde patlat gitsin, ne tutarsın
ki zaten içinde.. Anger management denen saçmalık en çok sana zarar veriyor
farkında değil misin..
eee sen ne düşünüyorsun bu konuda? Daldın gittin yine..
Alooo kime diyorum ? Beni dinlemiyorsun
değil mi Sevdarengiz ? Yine kendi
doğrularınla hareket edeceksin.. Heh ! Yine hangi garip aşka tutuldun
kimbilir.. Kimmiş tanıyor muyum ben de ? "Keşke o yağmur yağmasaydı, keşke yağmasaydı " diyorsun anladım.. Yağmur bu hocam, yağmur yağar ve o geçer yanından.. Konuşma bakalım, ne de olsa döneceksin
elbet kürkçüye, burnun sürtünce yine.. Kafanı toparlardığında ara beni.. Ben bulut olacağım bir süreliğine. Var mı yollamak istediğin bir haberin?
Güzelçamlı Kuşadası
Temmuz 2012
Güzelçamlı Kuşadası
Temmuz 2012
20 Haziran 2012 Çarşamba
SAMURAYLAR, BALKON TEYZESİ ve TATİL
Çok yorgunum Mevsim Türlüm.. Hem de sabahın bu saatinde.. Sanırım yeni bir tatile ihtiyacım var.. Çok yorgunum çünkü geceyi bir grup Japon teröristten kaçarak geçirdim. Üstelik de yüklü miktarda param vardı, bir çanta dolusu.. Üç tane BIM poşetini dolduracak kadar çoktu anla işte. Japonlar paranın peşinde olsalar gerek, Ve para da Japon yeni olsa gerek.. Bir çanta dolusu Yen, bırakır mıyım elin Japonun eline.. Çekik gözlü teröristlerden kaçarken zengin oluşuma bile sevinemedim. Oysa anı yaşamayı becerebilseydim, kapçık ağızlı teröristlerden kaçarken bir yandan da paralarımı sayarak mutlu olabilirdim. Uyandığımda kendimi sıcaktan mayışmış ve yorgun bir halde yatağımda buldum. "Rüyadan çıkıp beni yatağıma kadar takip de edebilirlerdi, aynı yatakta bir grup Japonla da uyanabilirdim", diyerek bardağın dolu tarafından güne başlamayı tercih ettim ( yahu nereye gidiyor bu yazının sonu..)
"allaam ne güzel bir gün yaa.. " haliyeti ruhiyesi ile (bkz eski türkce) evden çıkıyordum ki.. Evimin kenarında bulunan kendisini "Cadde" zanneden (ve ismi de ne hikmetse Evren Caddesi olan) daracık "sokak"ta, böyle bildiğin köprü trafiği ile karşılaştım. Zamanla istanbul trafiğinin artacağını hatta kenarda kalan bir mahalle olan yaşadığım yerin sokaklarını da işgal edeceğini düşünürdüm ama "bu sabah" kadar erken olmasını hiç mi hiç beklemiyordum. Bir süre sonra karşı binanın balkonundan sarkmış arabaların geçişini kuşbakışı izleyen yaşlı "Balkon Teyzesi İnsanı"nın sesini duydum. Teyze kuşbakışı yerinden bana yan sokakta İSKİ'nin "sudan sebepler"le yaptığı bir kazı çalışması olduğu için trafiğin bizim sokağa yönlendirildiğini anlattı. İçinde bulunduğum "park yerinden çıkamama" problemine pek katkısı olmasa da teyzenin ben hala birşeylere yarıyorum sevincini paylaşmayı bildim. Teşekkür ettim, hatta balkonunda bulunduğu beşinci kattan uzattığı takdirde ellerinden öpebileceğimi bile belirttim. O pek ilgilenmedi benim teklifimle. O da haklı, bayramlardan kalma el öpme sonrası harçlık beklentisi bizim jenerasyona ait psikolojik bir bozukluk, kadın sezmiş olmalı gözlerimde belirecek olan harçlık isteme bakışını.Biliyor musun Böğürtlenli Kurabiyem karayolları genel müdürünün trafiğin azaltılması için İstanbul'u terk etme önerisini ciddi ciddi düşünmeye başladım. Ne yapalım! birilerinin elllerini taşın altına koyması gerekiyor. Pek içim el vermese de bu fedakarlığı yapıp, tatile mi çıksam diyorum? Herşey İstanbul halkının selameti için.
Uzun uğraşlar ve balkon teyzesinin havadan kontrolü ile bulunduğum yerden çıkartabildim arabamı, bu arada aklım hala arka koltuktan fırt diye çıkıp, boynuma samuray kılıcını dayayarak beni kaçırabilecek Japon teröristlerde idi. Sen dünyanın önde gelen ekonomilerinden biri ol, sonra da tut terörden nemalan.. Oldu mu şimdi.. ? Yakşıyor mu hiç koskoca teknoloji devine? Tsubasa bu halinizi görse kahrından ölmez miydi? Eğer hayatta değilse de mezarında ters dönmez mi rahmetli Tsubasa? Neyseki arka koltuktan çıkıveren bir samuray sürprizi olmadı, buna sevindim. Ama bir yandan da "daha önemli işleri vardır heralde canım ne yapsınlar kıçı kırık Türk'ü, bana mı kalmışlar" diyerek hayal kırıklığı içinde yeni bir iş gününe doğru yola koyuldum.
Bu sabah işe geldiğimde çok yorgundum "aradığım zamanlarda ulaşılamayan numaram".. İşyerinin otoparkında çete kurmuş köpeklerle günü aylak aylak geçirmek bile geçti içimden. Şirket bu duruma pek sıcak bakmaz diyerek ofisin yolunu tutarken bir yandan da, yolu Japonya'ya düşmeyen tatil hayalleri kurmaktaydım.. Gerçi karşılaştığım ilk Japon'a da, Tokyo civarında yaşadıkları için pek bi anlam ifade etmeyen "yaşanmaz artık bu İstanbul'da" geyiği yapasım var.. Dedim ya sır küpüm.. bu sabah uyandığımda çok yorgundum ve benim bir tatile ihtiyacım var..3 Haziran 2012 Pazar
ÜÇ NOKTA AŞIKLAR DERNEĞİ
"Yazdıkları Yalnızca Yalnızlıklarından arta kalan bir adamdan hikayeler.."
Eğer sen de odadaki adamsan önünde iki yol vardır;
Bir var olup bir yok olan kahramanların yardımıyla. Karanlıkta
ilerlerken, kahramanlar ne yaptıysa aynısını yaparsın, onun bastığı yerlere basmaya özen gösterirsin. Onlar gibi yaşamaya
çalışırsın, çünkü masalların sonu mutludur, en azından çocukara anlatılanların.
Sevdiğinin gözüne girebilmek için belki ejderhalar ile dövüş tutmaya
kalkarsın. Tepegözleri düelloya davet edersin. Ormandaki cadının şekerden yapılmış evinden lolipop çalarsın onun için. Ama bütün bu
kahramanlıklara rağmen, ömrünü prenses tarafından öpülmeyi bekleyerek geçiren
bir kurbağa olduğunun da farkındasındır hani.
Diğer yol ise
zahmetsizdir. Tamamen karanlıkta kalmaya cesaretin yoktur belki. Belki de anahtarı cebinde saklayıp, delikten içeri sızan ışıkla mutlu
olabilmeyi bilmektir. UMUT hep sızar o delikten içeri. Yağmurlu bir günde, cumbalı
bir evin eski çatısından içeri
damlar ve yahut.
Karanlıkta oturan adam ayağa kalktı, elini cebine attı. Kapıya
yaklaştı. Anahtarı çıkardı cebinden. Üzerinde “ seni seviyorum “ yazıyordu
anahtarın. Anahtarı kilidine geçirdi ve çevirdi. Bundan sonra herşey aşağıdaki gibi oldu ve yeni bir üye edindi 3 nokta ...
29 Mayıs 2012 Salı
NİYET TAVŞANI, SULTAN AHMET VE SARI YAĞMURLUKLUK GİYEN ADAMLAR
"Kalplerde yaşamanın ömrü üzerine bir yazı !"
-Yaşadıklarınızın size öğretilen aşka benzemediğini fark ettiğinizde, hayatınızın en büyük kazığını çoktan yemiş olmanın verdiği acıyı hissedersiniz. Etkisini hemen gösteren, uzun süreli bir şoka girersiniz. Bir koma halidir bu. O an yatağınızdaysanız, yorganınızı başınıza kadar çekip dünya ile ilişkinizi kesersiniz. Orada öylece, kimseyle konuşmadan, hayatınızın sonuna kadar durmaktır amacınız.
İlk şoku atlatınca kaçış evresi başlar.Tanıdığınız, sizi tanıyan, daha önce karşılaştığınız herkesten, herşeyden kaçış. Alışkanlıklarınızdan kaçış. Koşar adım çıkarsınız evden, arabayı kullanmazsınız, dolmuşa binip, bir sondurak parası uzatırsınız. Çünkü araba o an özgürlük değildir. Ve bütün kaçışlar özgürlüktür.
"Offf.. Sen öleli çok olmadı mı be Zeki Abi? Neden bırakmazsın yakamızı? Bi git öldün sen, kabullen artık, kalplerde de yaşamanın bir ömrü olmalı be Zeki abi.. " Siz Zeki Mürene hayıflanırken biraz yakınınızdaki oltayla balık tutanlar, çaycı ve kediler ters ters bakar size. Sarı yağmurluk tarikatının şimşeklerini üzerinize çekmişsinizdir. Belki de Zeki Müren onların ruhani liderleridir. Tabiii yaa, Zeki Müren şarkısı taksiden geliyordu ve taksi de sarıydı.. Oturduğunuz yerden kalkıp uzaklaşırsınız. Zaten epeyde ıslanmışsınızdır. Attığınız her adım ayakkabılarınızdan "vıcık" tarzında sesler çıkartır.
Ahmet oturduğu berber koltuğundan biraz doğruldu. Kendisi için getirilmiş ama o konuşurken soğumuş çayından bir yudum aldı. Aslında çok konuşmayan sakin bir kişiydi Ahmet. Berber Fazıl traş için Ahmetin yüzünü köpürtmüş, usturayı eline almış tam traşa başlayacaktı ki, Ahmet konuşmaya başlamıştı. Konuşması bitince aniden sustu. Noktalama işaretleri kullanmayan bir susuştu bu. Elinde anlatacak masalı kalmamış bir adamın susmasıydı. Fazıl Berberin, köpürttüğü ama o aniden abuk subuk konuşmaya başlayınca öylencene kalan köpükler içindeki beyaz yüzünü kenardaki havlu ile sildi. Köpüklerin altından en az bir aylık sakalı çıktı ortaya. Ahmet'in bir zamanlar divane olduğu Sultan kız, Erzurumlu müteahhit ile nişanlanalı tam bir ay olmuştu demekki. Berberin ve sırada bekleyenlerin şaşkın bakışları altında boynundaki havluyu çıkardı, ayağa kalktı. Traş olmamasına rağmen, berberin yeni çırağı Ahmet'in üzerini elindeki fırça ile temizledi. Ahmet cebindeki bozukluklardan başına Ameriken traşı yaptırmış çırağa bahşişini verdi.
Ahmet'in içinde bulundıuğu durumun farkında olan tek kişi o gün sırada bekleyenler arasında olan Fikret dayımdı. Ve bütün bunları bana anlatan ve sanki oradaymışım gibi anlatabilmemi sağlayan da. Dayım garip adamdır, bazen ağzını bıçak açmaz bazen de herşeyi canlı bir kayıt cihazıymış gibi en ince ayrıntısına varana kadar anlatır.
Sultan'dan artık ümidini tamamen kesen Ahmet bir süre daha böyle avare avare dolaşacaktı, yeni aşkına kavuşana kadar. Oysa ne güzel olurdu arkasında "Sultan Ahmet" yazan 60 model Chevrolet marka bir gelin arabası. Ahmet berber dükkanından çıkarken ıslak ayakkabılarından hala vıcık vıcık sesler çıkmaktaydı.
Dükkanı çıkmadan aniden durdu. Dükkanın köşesindeki berber fazlıya ait yedek terliklere baktı ve
"Fazıl abi, şu terlikleri benim ayakkabılar kuruyana kadar ödünç alabilir miyim? "
22 Mayıs 2012 Salı
ŞARKI BİTSİN ÖYLE GİDERSİN !
İÇ - GECE TAKSİM'DE BİR BAR
Barda, yan yana taburelerde oturan bir adam ve bir kadın, karşılarında kendi işiyle meşgul bir barmen. Adam otuzlarının ortalarında. Eşofmanları ile oturmakta. Kadın yirmilerinin sonunda. Dekolte bir gece elbisesi var üzerinde. Mekandaki müşterilerin çoğu çekilmiş. sabah ışıkları vurmaya başlamış. Barmen, birazdan gitmezlerse onları kibar bir şekilde kovmanın yollarını düşünüyor, gözleri gitsinler diye bakmakta.
KADIN:
Birer içki daha ?
ADAM:
Karanlık. Her yer karanlıktır. Duvardaki saati zar zor seçersin. Üçbuçuk. Belki dördüdür gecenin. Nedendir bu saatte uyanmak? Zaten geç yatmışsın. Rüya görmen gereken saatler aslında. Susadığını düşünüp, bir kaç yudum su içersin masanın üzerindeki su bardağından. Sonra dönersin yatağına ama artık çok geçtir, Uyku denilen alçak zamanının hiç uygun olmadığında, en imkansız yerlerde, uyumaman gerektiğinde gelir bulur seni. ama işte, alarmın çalmasına daha en az üç saat varken o ortalarda yoktur. Uyku acımasızdır. Bir süre amaçsızca gözlerini yumarsın, daha sıkı. Daha da sıkı. Ta ki gözleri sıkı kapatmakla uykunun gelmesinin doğru orantılı olmadığını çözene kadar.
Kalkıp balkona çıkarsın. Güneş daha doğmamış, ama belli belirsiz bir aydılık var gökyüzünde. Sokak köpekleri ortalıkta. Gece vardiyasındalar daha. Zaman zaman sebepsizce havlamaktalar.
Sigara paketi ve çakmağını almak için yoklarsın cebini. Elini cebine atarsın, ne sigara ne paket var orada. Sonra aslında sigara içmediğini ve aslında sigaraya HİÇ başlamadığının farkına varırsın. Sigara içilebilmesi en mümkün andır, o anlar. Belki de hayatında ilk kez sigara içmediğine hayıflanırsın. Sende biliyorsun di mi? Uykusuzluğumun, içimdeki daralmanın, olmayan bir cepte içilmeyen bir sigara aramanın sebebini, sen de biliyorsun. Hani aklının arka tarafında uyurken bile düşündüğün biri vadır. Gece gece başına gelen bütün bu saçmalığın sebebi. aşk işte... Uyumadan geçirdiğin bir gecenin sonunda herkesten önce güne başlamak. Ve aşk, işte böyle bir gece tepetaklak gelir.
KADIN:
İki kuruş para verip, bir kaç içki ısmarladın diye sabaha kadar seni dinlemek zorunda mıyım ulan ? Sen bu gece dinledğim kaçıncı sarhoşsun biliyor musun? Yok uyuyamamış da yok bilmem aşık olmuşmuş. Otele mi götüreceksin, burda mı yapacaksın? Hadi ne yapacaksak yapalım. Yoksa ben gidiyorum. Parayı iade filan da etmem ona göre. Ulan iki saattir seni dinliyorum be. Bak ben gidiyorum! Hey, beni duyuyro musun? Kime diyorum be!
Gece hayatının kadını ayağa kalkmış gitmek üzeredir. Tam bu esnada Anathema'dan fragile dreams duyulmaya başlar barın köşesindeki hoporlörden, ağır ağır çalmaktadır (imkanı olanlar dinlesin lütfen). Adam eliyle müzik sesinin geldiği tarafı işaret eder, Yavaşça kadına döner.
ADAM:
Dur! Şu şarkı bitsin öyle gidersin.
Müzik eşliğinde İstiklal caddesinde yürüyen tek tük insanlar, sabaha merhaba diyen simitçiler, yerleri süpüren çöpçüler ve eşofmanları ile arka sokaklardan birine dalarak uzaklaşan bir adam görürüz.. Ekran kararır.

Müzik eşliğinde İstiklal caddesinde yürüyen insanlar.. satıcılar.. yerleri süpüren çöpçüler.. ve eşofmanları ile arka sokaklardan birine dalarak uzaklaşan bir adam görürüz.. Ekran kararır..
28 Mart 2012 Çarşamba
FİKRET DAYIMIN YALNIZLIK PROVASI
"Bir tek Sezen'in 45'likleri kalsın.. Hayatımdan ikinci bir kadının daha yok olmasına dayanamam"
"Bir tek Sezen'in 45'likleri kalsın.. Hayatımdan ikinci bir kadının daha yok olmasına dayanamam"
"Hadi git ! Korkma! Bu defa 'Dur' diyecek değilim sana. Tanıyorum seni artık. Tahmin edilebilir olmaktan nefret ediyorsun. En beklenmedik anda elinin tersi ile vurabilmek, ne güzel değil mi?
Cümlenin belgisiz öğesisin sen.
Yüzü kara, saçları kınalı, çatlak elleri olan, yaşlı bir çingenenin vaadettiği üç vakitten birisin belki de. Belki o bile değilsin.. Yetmiş beş kişilik bir sınıf listesinin en yalnız kalansın. Babaannesinin ismini hep diğer tounlar ile karıştırdığı çocuksun sen.
Geçmişi silebilmek için, sonu belirsiz bir yarına çoktan razı olmuşsun. Gitme desem kalacaksın. Dünden razısın ama bir zaman sonra yine gözün yollarda olacak. O sebeple, korkma, bu defa dur diyecek değilim. YORULDUM BEN FERİDE, YORULDUM. Ne yapalım, alışırım bir müddet sonra, biraz prova yaparsam, alışırım işte. Şimdi ben bir süre buralardan uzakta duracağım. Memlekete giderim belki.
Bana son bir iyilik yap, evde sana ait bir şey kalmasın, n'olur ! Albümdeki fotoğraflarını, dolaptaki elbiselerini, balkondaki menekşelerini,. Çay içmeye bayıldığın, hani benimle bile paylaşmaya kıyamadığın,ince belli kulplu çay bardağını, giriş kapısına asılı duran hoş geldiniz yazısını, işte seni hatırlatacak ne varsa al götür bu evden. Götüremediklerini eskiciye ver gitsin.. Bir tek Sezen'in 45'likleri kalsın.. Hayatımdan ikinci bir kadının daha yok olmasına dayanamam."
sonlanmış. Aslında, dayım her zamanki gibi hiç bir olayı tam olarak anlatmadığı için, onun farklı zamanlarda anlattıklarını ben kafamda böyle kurdum. Belki her şeyi bu şekilde söylemedi ise bile, dayımın üç aşağı beş yukarı böyle laflar edeceğine eminim. Feride Yengem hiç bir şey söylememiş o akşam. Susmuş yalnızca. Sonra Fikret dayım ne istediyse aynı şekilde yapmış, Sezen Aksu'nun plakları hariç evde kendini hatırlatacak ne iz varsa sildirmiş eskiciye. Birlikte çektirdikleri onca fotoğrafı yakmış ya da yanında götürmüş. O yüzden Feride Yengemin neye benzediği nasıl biri olduğu konusunda hiç bir fikrim yok. Adı ne zaman geçse bir sohbette, ailesini Berlin'de bırakıp sevdiği adam için İstanbul'a gelen, Türkiye'de sevmeye uyum sorunu yaşayıp, evliliğini sonlandıran yüzü olmayan bir gurbetçi kadın gelir oturur zihnime.
Bir kaç ay sonra Sezen Aksu'dan başka bir kadın daha girmiş o eve.. Ninem Suna.. Ninem Suna sonraki yazıma...
8 Mart 2012 Perşembe
KADINLAR GÜNÜ ve YAZININ İCADI ve ŞARKI SÖYLEYİCİSİ SAMİ
Sanırsam ilkokulun herhangi bir hayat bilgisi dersinde öğrenmişimdir yazının bundan binlerce yıl önce icat edildiğini. O zamanlar 3-A sınıfında filan olmalıydım. Oysa benim için yazı icat edileli yaklaşık üç sene olmuştu ve yazının mucidi birinci sınıf öğretmenim Ali Sadık Bey'den başkası değildi. Hayat bilgisi kitabımdaki hayati (!) konulardan biri olan yazının icadında , Sumer'lilerin yazıyı çivi yazısı olarak icat ettikleri ve yazmak için kil tabletler kullandıkları yazıyordu. Oysa Ali Sadık Öğretmenim bildiğin kurşun kalemle icat etmişti yazıyı, ne gerek vardı çivi yazısını icat etmeye , kurşun kalem yazısı dururken. Ama kil tabletlere diyecek bir şey bulamıyordum, belki "kil'in" ne demek olduğunu bilmediğimdendir o zamanlar. Kil'in ne demek olduğunu öğrenene kadar saygı duydum kil tabletlere.
Büyüdükçe anladım Ali Sadık Öğretmen'imin aslında o kadar da mucitvari (! var mı böyle bir kelime ? ) bir kişi olmadığını. Kuvvetli deliller olmamasına rağmen genel kanı şudur "İlk yazıyı M.Ö. 3200 yıllarında Sümerler buldular", ve sanırım buna inanmaktan başka bir şey gelmiyor şu an elimden. Bu saatten sonra arkeolojik kazı yapmak niyetinde de değilim valla.
Peki yazı neden icat edildi?
" Arkeolog Denise Schmandt-Bessarat’ın Louvre’lu Pierre Amiet’in hipotezi üzerine geliştirdiği teorisine göre, yazının ilk işlevi “muhasebe-defter tutma” 'dır. Sümer yazısının ilk yaygın örneklerinin; zirai ürünleri temsil eden tahıl, koyun, dana vb. olması bu tezi güçlendirmektedir "
Yani yazı "koyun, keçi, buğday vb."in sayılarının ve miktarının kayıt altında tutulabilmesi için mi icat edilmiş?
Bu size inandırıcı geliyor mu kuzum? :)
Bunlara resmi olarak inanmamın yanında bence yazının icat edilme serüveni şu şekilde olmuştur.
Sami, mahallenin alt orta gelir tabakasında bulunan, geçimini düğünlerde şarkı söyleyerek kazandığı buğday ve tavuklarla sağlayan bir gençti ( o zamanlar en geçerli para birimi idi, buğday ve tavuk. Bir tavuk tam 3 buğday ediyordu. Döviz olarakta Muz kullanılıyordu). Kuvvetli ezber yeteneği sayesinde yüzlerce şarkıyı aklında tutabiliyordu Sami. Güçlü repertuvarı onu düğün, şölen ve festivallerin en aranan şarkı söyleyicisi yapmıştı. Yoo yoo, beni yanlış anlamayın, Sami bir şarkıcı değildi, şarkı söyleyici idi. Yani şarkıcılara unuttukları yerlerde şarkı sözlerini hatırlatmakta yardımcı oluyordu. Yani bir nevi suflörlük de denilebilir yaptığı işe. Ne yazık ki sesi pek de güzel değildi. Zaten sesi biraz güzel olsaydı Mezepotamya'nın en çok tavuğu olan adamı olurdu, belki koyunları bile olurdu.
Sami günlerden bir gün bir düğüne çağırıldı. Uzun zamandır boşta gezen Sami bu işe çok sevinmişti. Hemen repertuvarını biraz gözden geçirdi, hiç bir şeyi unutup unutmadığını kontrol etmek için. Her şey gayet iyi idi; pop, caz, memleket türküleri, rock parçaları, eski 45'likler, selanik türküleri.. Evet unutulan ya da eksik parça yoktu. Düğün alanına gidildi. Sami için ayrılmış olan sahnenin hemen önündeki,seyirciler ile sahne arasında bulunan, seyircilerin göremeyeceği bölmeye kendisi için hazırlanmış iskemleye, yüzü şarkıcıya dönük şekilde oturdu Sami. O şimdiye kadar hiç bir düğünü bir davetli olarak izlememişti. Onun için düğün, bu küçük bölmeden yalnızca sahnenin bir kısmının ve çoğunlukla sahne tavanının ya da kır düğünüyse gökyüzünün görülebildiği, şarkılarının ve davetlilerin uğultularının duyulabildiği birşeydi.
Ve düğün başladı.. Gelin ve damat, davetliler.. Ve müzisyenler, yani orkestra.. Ve şarkıcı.. Veee Şarkıcı .. veee.. Bu da kimdi böyle? Kim? Bu sesi daha önce hiç duymamıştı Sami.. Yeni bir şarkıcı olmalıydı. Oturduğu iskemlesinden ayağa kalktı. Parmak uçlarına basarak şarkıcının kim olduğuna bakmak istedi. Onunla göz göze geldi. Daha önce hiç görmediği yeni bir kızdı bu. Sami daha iyi görebilmek için iskemlesinin üzerine çıkarak ayağa kalktı. O esnada Aşağı Mezopotamya halk şarkılarından birini seslendiren şarkıcı, yerin altından çıkmış gibi birden beliren bu adamı görünce irkildi ve şarkısının sözlerini unutuverdi. Artık yalnızca orkestranın enstrümanlarından çıkan ses vardı. Sami ise şarkıcıya hatırlatması gereken sözleri bırakın, böyle bir görevi olduğunu bile unutmuştu kızı gördüğü andan itibaren. Davetliler homurdanmaya başlamıştı. Sami ise öylece baka kalmıştı kıza. Zamanın akışı yavaşlamış, her şeyin sesi kesilmiş, kızın etrafında nereden geldiği belli olmayan bir ışık huzmesi belirmişti, kızın beyaz kanatları da mı vardı ne? Sonra herşey karardı.
Sami uyandığında kendini evinde odasında yatarken buldu. Düğünde bayılmış ve daha sonra evine taşınmıştı. İşini tam yapamadığı için tavuk da alamamıştı bu düğünden. Ama Saminin umurunda değildi tavuk mavuk. Günlerce evden çıkamadı Sami. Kıza rezil olmuştu olmasına ama onu asıl bitiren kıza bir de aşık olması idi.
Bir kaç sefer evinin önünde bekledi, çarşıda kızı takip etti ama karşısına çıkıp tek bir kelime edemedi Sami. Sen yüzlerce şarkıyı hafızanda tut, binlerce kelime sakla ceplerinde ama hiç biri hiç bir işe yaramasın. Eve kapandı Sami. Gece yıldızlara baktı. Sümer tanrılarına o kötü sesi ile şarkılar söyleyip, adaklar adadı. Ama olmadı.. Ne zaman gitse kızın yanına hep başarısız oldu konuşmakta. O lanet ses telleri kıza derdini anlatacak bir kelime oluşturmaya yetmedi. Aylarca evine kapandı, aşkından duvarları tırmaladı. Sonra birgün tırmaladığı kil duvarlara bakarken, "Ne güzel tırmalamışım la ?" diye düşündü. Kızın evinin duvarını da böyle güzel tırmalasam kesin ona aşık olduğumu anlatabilirm fikrine kapıldı. Bir kaç ay daha duvar tırmalama antrenmanı yapıp bunun en güzel tırmalama şekli olduğuna karar verdikten sonra, küçük bir kil duvar parçasına tırnakları ile şunları tırmaladı.
" Sevgili Kibele,
Eğer yazının icat edildiği bir zamanda yaşasa idim, aşkın beni Schekespeare eylerdi. Bu dünyaya erken gelmişiz ne yapalım. Seni kelimelerin mahiyetsizliğini yüzlerine vuracak kadar çok seviyorum,
Kendine iyi bak cnm,
öptm bye,
Sami"
İşte dostlarım size yazının icadına ilişkin teorim. İlk yazı çivi yazısı değil, tırnak yazısıdır bu biiir.. İkincisi, ilk yazı aşık bir adam tarafından aşk mektubu yazmak maksadı ile icat edilmiştir. Yazının icadına sebebiyet veren tahıl, buğday vb. hesaplamak değildir, yazının icadına sebebiyet veren aşık olunası kadınlardır.
Bu vesile ile bizim kadınlarımızın, analarımızın, bacılarımızın, eşlerimizin ve kimimizi süründüren aşklarımızın, tüm emekçi kadınların ve bütün dünya kadınlarının kadınlar gününü kutlarım.
NOT 1: Bu arada, tüm arkeoloji dünyasını Sami'nin aşk mektubunu aramaya davet ediyorum, bu da üüüüç..
NOT 2: Hayır, Kibele Sami'nin mektubundan hiçbirşey anlamadı, daha doğrusu Kibele mektubun var olmadığı bir zamanda yaşıyordu aynı şu anda yaşadığımız zamanda olduğu gibi..
NOT 3: not üç müç yok yeter ..
6 Mart 2012 Salı
ADINI NE KOYALIM..
Aşağıda "adını feriha koydum" isimli TV dizisinin 24 Şubat tarihli bölümüne ait bir sahne var. İzleyin bakalım, size tanıdık geliyor mu?
Eğer herşey sıradan ise bir de, 21 Şubat tarihli "Öküzleri anladığım Zaman" isimli yazımın, trenlerle alakalı olan kısmını okuyun ve tekrar gözden geçirin :)
Ya da boşverin harcamayın zamanınızı, benim yazdıklarımla birebir örtüşen bir sahne olmuş. Sanırım dizinin senaristi ile benzer şeyleri düşünmüşüz :) Bunun adını tesadüf koyalım.. Bu hoş tesadüfü bana bildiren sevgili arkadaşım Seçil Çavdar'a teşekkür ederim :) Bu arada bu kadar güzel bir konu bu şekilde basit bir şekilde geçiştirilmemeli idi.
Aşağıda "adını feriha koydum" isimli TV dizisinin 24 Şubat tarihli bölümüne ait bir sahne var. İzleyin bakalım, size tanıdık geliyor mu?
Eğer herşey sıradan ise bir de, 21 Şubat tarihli "Öküzleri anladığım Zaman" isimli yazımın, trenlerle alakalı olan kısmını okuyun ve tekrar gözden geçirin :)
Ya da boşverin harcamayın zamanınızı, benim yazdıklarımla birebir örtüşen bir sahne olmuş. Sanırım dizinin senaristi ile benzer şeyleri düşünmüşüz :) Bunun adını tesadüf koyalım.. Bu hoş tesadüfü bana bildiren sevgili arkadaşım Seçil Çavdar'a teşekkür ederim :) Bu arada bu kadar güzel bir konu bu şekilde basit bir şekilde geçiştirilmemeli idi.
4 Mart 2012 Pazar
~AşkOlsun..~
Mülk Sahibi Ekrem Bey ve Ona kira toplama işlerinde yardımcı olan Doktor Fikret Dayım'ın günlük iş ilişkisinden kısa bir kesit..
Ekrem Bey: Ne yaptın Doktor, uğrayabildin mi Haluk'a?
Fikret: Hıhı evet, uğradım..
Ekrem Bey: Eee..?
Fikret: Göz göze geldik. Gülümsedim. O gülmedi. Adam kaybetmek gibi bakıyordu, kaybetmek gibi.
Ekrem Bey: Kaybetmek gibi mi? Ödemedi yani kirayı..
Fikret: Söz dedi, haftaya kesin verecekmiş.. Karısı evi terk edince çok sarsılmış, çok.. Öyle böyle değil..
Ekrem Bey: Haluk evli değil ki.. Evlenmeyi bırak, adam senelerdir evimde oturuyor daha depozitoyu geçen ay verdi, 200 Mark..
Fikret: Mark mı? O ne yaa..
Ekrem Bey: Mark Alman parası, o zamanlar bu işler Mark üzerinden yapılırdı.
Fikret: haa..
28 Şubat 2012 Salı
CENGİZ'İN MEKTUBU ve KAR TATİLİ ve bir de VALİ
"Üç kat daha zor olur sabahları soğuk havada uyanmak. Hele bir de perdenin açık kalan aralığından yağmaya devam eden karı görürsek. Böyle zamanlarda seni düşünmezsem ısınmaz içim, asla kalkamam yatağımdan..
Aynı ilkokul günlerimdeki gibi.
Hani kar yağıyordur. Okula yetişmek için bir an önce önlüğünü giymen ve kahvaltını yapman gerekir. İstemeye istemeye çıkarsın yatağının içinden. Kar şimdiden beyazlamıştır bile yolları, çatıları, park halindeki arabaları, bahçeyi.. Ve işin güzel tarafı aynı karın okulun yollarını da beyazlamış olmasıdır. Üstünü giymeden, yalınayak soğuk yerlere basarak, televizyonun bulunduğu odaya gidersin. Oturma odasına ait yeryüzü daha fazla mı soğumuştur ne!
Televizyonu açıp kanal kanal gezersin.. Fakat hiçbir "Günaydın Türkiye..." programı, okulların o gün tatil olduğundan dem vurmaz. Hiç bir alt yazıda yazmaz " Valilikten yapılan açıklamaya göre yoğun kar yağışı nedeni ile ilk ve orta dereceli okullarda...." tarzında güzel bir yazı. Evden çıkış saatin yaklaştıkça umudun tükenir. Dünyanın sonu gelmiştir senin için. O anlarda Maya takvimine göre 2012'nin sonlarındadırsın.. Çünkü hiç bir sabah bülteni seni sıcak yatağına geri göndermenin haberini vermemiştir. Montunu giyip evden çıkmak üzereyken, keşke şöyle olsa diye geçer aklından , ne bileyim vali çıksa canlı yayına dese ki " Duyduk duymadık demeyin değerli vatandaşlar, sevgili hemşehriler.. Okullar tatil bugün, çok kar yağıyor yahu.. Yavrucuklarımız, sıcak yataklarında saat 10'a kadar yatabilirler, tamm tamm hadi 11 olsun ama bu son tammm mı? ". Oysa o haber, televizyonun bimem kaç tane kanalının hiç birinden gelmez, buna uydu ve kablolular da dahildir. " Kaliteli ve ilkeli yayıncılık batsın ! Kar tatili haberini veremedikten sonra! " dersin ve çıkarsın evden istemeye istemeye.
İşte senden haber alamadığım günlerde aynı o sabahlarda hissettiğim iç sıkıntısını hissediyorum. Beni sensiz, senden habersiz bırakma..
Sonra karlı yollara basa basa okula gidersin, ki o anlar çok eğlencelidir, hırc hırc gibi garip ama güzel bir ses çıkar bastığın her çiğnenmemiş kar yığınından. Okula varmışsındır. Bütün arkadaşların senin yaptığının aynısını yapmıştır sabah kalkınca. Hepsinin yüzünde okulların neden tatil olmadığına dair bir üzüntü, bir hak yenilmişlik belirtisi vardır. Herkes isyankardır o anlarda. Zil çalar, ki bu eski çeşit zil sesidir, o zamanlar henüz dijital olarak Beethoven ya da Hababam Sınıfı müziği yoktur piyasada, herkes toplanır giriş kapısında sıralar halinde. Müdür bir açıklama yapar, "Çocuklar okullar bügün tatil edildi, evlerinize dağılabilirsiniz." Posbıyıklı müdür o kadar da kötü biri değil midir ne, şimdiye kadar yaptıklarını affettim diye düşünürsün. Çünkü o güne kadar aldığın en güzel haberdir bu. İkinci güzel haber ise bir önceki seferde aldığın kar tatili haberidir, ve üçüncü güzel haber ise daha önceki bilmem ne tatili haberi.
İşte seni ne zaman görsem, aynı o günlerimdeki kar tatili haberini yeni almış çocuk gibi seviniyorum.
Beni sensiz, senden habersiz bırakma..
"
Sultan o sabah nedense erkenden uyandı.. Hava çok soğuktu. Pencereden dışarı baktı. Kar yağmaya başlamıştı yeni yeni.. Sonra cam kenarında bir şey fark etti.. Üzerinde yeni yeni kar tutmaya başlamış kağıttan bir kurbağa idi bu. Pencereyi açtı, kurbağayı içeri aldı. Islanmıştı. Sonra kurbağanın içinde birşeyler yazdığını fark etti. Kurbağayı katlarından açarak, kağıda baktığında yukarıdaki mektup ile karşılaştı.. Yazarı meçhul bir mektup daha..
Terzi Deli Hasan Usta'yı mı anlatacaktım ? Belki daha sonra..

Hem belki bu arada vali çıkagelir yanıbaşına, elini omuzuna pıtlatarak "Hadi tatilsin, git evine, yatağında saat ikiye kadar yat. Sen gitmeden yatağını da ısıttırdım ayrıca, sen hiç merak etme ! Bilseydim böyle olacağını sabah hiç evden çıkma derdim ama, işte belli olmuyor havanın hali.. Haa bu arada patronunla filan konuştum, merak etme, o da izin veriyor.. Hadii.. hadi git.. hadiii giiit.. Üç maaş da ikramiye.. lan giiit ! "
"Üç kat daha zor olur sabahları soğuk havada uyanmak. Hele bir de perdenin açık kalan aralığından yağmaya devam eden karı görürsek. Böyle zamanlarda seni düşünmezsem ısınmaz içim, asla kalkamam yatağımdan..
Aynı ilkokul günlerimdeki gibi.
Hani kar yağıyordur. Okula yetişmek için bir an önce önlüğünü giymen ve kahvaltını yapman gerekir. İstemeye istemeye çıkarsın yatağının içinden. Kar şimdiden beyazlamıştır bile yolları, çatıları, park halindeki arabaları, bahçeyi.. Ve işin güzel tarafı aynı karın okulun yollarını da beyazlamış olmasıdır. Üstünü giymeden, yalınayak soğuk yerlere basarak, televizyonun bulunduğu odaya gidersin. Oturma odasına ait yeryüzü daha fazla mı soğumuştur ne!
Televizyonu açıp kanal kanal gezersin.. Fakat hiçbir "Günaydın Türkiye..." programı, okulların o gün tatil olduğundan dem vurmaz. Hiç bir alt yazıda yazmaz " Valilikten yapılan açıklamaya göre yoğun kar yağışı nedeni ile ilk ve orta dereceli okullarda...." tarzında güzel bir yazı. Evden çıkış saatin yaklaştıkça umudun tükenir. Dünyanın sonu gelmiştir senin için. O anlarda Maya takvimine göre 2012'nin sonlarındadırsın.. Çünkü hiç bir sabah bülteni seni sıcak yatağına geri göndermenin haberini vermemiştir. Montunu giyip evden çıkmak üzereyken, keşke şöyle olsa diye geçer aklından , ne bileyim vali çıksa canlı yayına dese ki " Duyduk duymadık demeyin değerli vatandaşlar, sevgili hemşehriler.. Okullar tatil bugün, çok kar yağıyor yahu.. Yavrucuklarımız, sıcak yataklarında saat 10'a kadar yatabilirler, tamm tamm hadi 11 olsun ama bu son tammm mı? ". Oysa o haber, televizyonun bimem kaç tane kanalının hiç birinden gelmez, buna uydu ve kablolular da dahildir. " Kaliteli ve ilkeli yayıncılık batsın ! Kar tatili haberini veremedikten sonra! " dersin ve çıkarsın evden istemeye istemeye.
İşte senden haber alamadığım günlerde aynı o sabahlarda hissettiğim iç sıkıntısını hissediyorum. Beni sensiz, senden habersiz bırakma..
Sonra karlı yollara basa basa okula gidersin, ki o anlar çok eğlencelidir, hırc hırc gibi garip ama güzel bir ses çıkar bastığın her çiğnenmemiş kar yığınından. Okula varmışsındır. Bütün arkadaşların senin yaptığının aynısını yapmıştır sabah kalkınca. Hepsinin yüzünde okulların neden tatil olmadığına dair bir üzüntü, bir hak yenilmişlik belirtisi vardır. Herkes isyankardır o anlarda. Zil çalar, ki bu eski çeşit zil sesidir, o zamanlar henüz dijital olarak Beethoven ya da Hababam Sınıfı müziği yoktur piyasada, herkes toplanır giriş kapısında sıralar halinde. Müdür bir açıklama yapar, "Çocuklar okullar bügün tatil edildi, evlerinize dağılabilirsiniz." Posbıyıklı müdür o kadar da kötü biri değil midir ne, şimdiye kadar yaptıklarını affettim diye düşünürsün. Çünkü o güne kadar aldığın en güzel haberdir bu. İkinci güzel haber ise bir önceki seferde aldığın kar tatili haberidir, ve üçüncü güzel haber ise daha önceki bilmem ne tatili haberi.İşte seni ne zaman görsem, aynı o günlerimdeki kar tatili haberini yeni almış çocuk gibi seviniyorum.
Beni sensiz, senden habersiz bırakma..
"
Sultan o sabah nedense erkenden uyandı.. Hava çok soğuktu. Pencereden dışarı baktı. Kar yağmaya başlamıştı yeni yeni.. Sonra cam kenarında bir şey fark etti.. Üzerinde yeni yeni kar tutmaya başlamış kağıttan bir kurbağa idi bu. Pencereyi açtı, kurbağayı içeri aldı. Islanmıştı. Sonra kurbağanın içinde birşeyler yazdığını fark etti. Kurbağayı katlarından açarak, kağıda baktığında yukarıdaki mektup ile karşılaştı.. Yazarı meçhul bir mektup daha..Terzi Deli Hasan Usta'yı mı anlatacaktım ? Belki daha sonra..

Hem belki bu arada vali çıkagelir yanıbaşına, elini omuzuna pıtlatarak "Hadi tatilsin, git evine, yatağında saat ikiye kadar yat. Sen gitmeden yatağını da ısıttırdım ayrıca, sen hiç merak etme ! Bilseydim böyle olacağını sabah hiç evden çıkma derdim ama, işte belli olmuyor havanın hali.. Haa bu arada patronunla filan konuştum, merak etme, o da izin veriyor.. Hadii.. hadi git.. hadiii giiit.. Üç maaş da ikramiye.. lan giiit ! "
26 Şubat 2012 Pazar
BEKARLIĞIN SULTAN'I VE KAĞITTAN KURBAĞA
Dur ! Biraz daha bekle n'olur! Anlatacaklarım henüz bitmedi. Tabi, beni dinlemek zorunda değilsin. Hani bir atasözü vardır, " Sağır sultan da olsan bazı şeylere kulak tıkamaya hakkın vardır !". Ne? Niye öyle baktın ? Peki, peki, haklısın ben uydurdum, yok böyle bir atasözü. Aman ne bileyim işte, eğer böyle bir yerde bir atasözü kullanırsam anlatacaklarım daha etkili oluyor, yani en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Şimdi, eğer merak ediyorsan ben anlatmaya başlıyorum.
Öncelikle sana kahramanlarımdan bahsetmek istiyorum. Her gün işe giderken, işten eve dönerken, bir yerlere yetişmeye çalışırken, hep aceleniz varken, sizin hayat telaşı içerisinde gözden kaçırdığınız kahramanlar. Benim ise aylak aylak dolaşırken, kaldırımın kenarında oturup çekirdek çitleyerek sokaktan geçenleri izlerken, pide kuyruğunda beklerken, belediye otobüsünde arkalara doğru ilerleyip, minibüste yol ağzında müsait bir yerde inerken karşılaştığım sıradan kahramanlar. Yani eğer ömrünüz coşkun akan hayatın seline kapıldıysa onları görebilmeniz zor. Ya da görüyorsunuz hemencecik unutuyorsunuz, malum hayat zor. Bence kahramanlarımın hepsi de süper.. Neyse sizin yine aceleniz vardır, gitmeden başlayayım anlatmaya en iyisi..
Kahramanlardan ilki Sultan Kız.. Yirmilerinde.. Yanı başında otuzuna dayanmak üzere bir merdiven hazır bir şekilde bekliyor onu.. Üniversite okumuş. Bir kaç ay önce kriz bahane edilerek işten çıkarılmış. Bekar.. Kendisi bekarlığın Sultan'ı, aslında mahallede de böyle anılıyor adı. Bir görseniz o kadar güzel ki.. Bir geçmiş zaman masalından kaçmış bir peri kızı gibi. Bu kadar güzel bir insanın hala bekarlık ülkesinde sultanlık makamında olması şaşılacak şey doğrusu. Duyduğum kadarıyla, bir kaç başarısız aşk yaşamış. Aldatılmış. Eğer hala peri güçleri elinde olsaymış, kendisini aldatanları taşa çevirirmiş diyorlar. Ben buna ihtimal vermiyorum. Yok yok, bir zamanlar peri olmasına değil, buna inancım tam. Ama ne olursa olsun insanları taşa çevirecek kadar acımasız olması mümkün değil bu Sultan'ın.
Sonraları ne annesi, ne babası, ne de en yakınları onun beğeneceği hayırlı bir kısmet bulabilmişler, Sultan Kız'a. Şimdiye kadar pek çok meslek grubundan damat aday adayı kapılarını aşındırmış Muhsin Amcaların , zengin mi dersin, yakışıklı mı, fabrikatör Numar Bey'in oğlu mu, topçusu, popçusu, yeraltı dünyasının yaralı yüzleri mi (nedense şimdiye kadar ne doktorlar ve ne mühendisler gelmemiş garip bir şekilde ! ) .. Ama yok.. Sultan hiçbirine ne bir olumlu yanıt vermiş, ne de bir ümit. Öyle ki bir süre sonra Muhsin amcaların evine gelen görücü usulcüleri, cevabı önceden belli olan "bir acı kahve içme seremonisi"ne katılıp, çiçek ve çikolatalarını eve bırakıyor ve anı defterine " Sevgili Sultan, bizi bu sefer de reddetmenin, elem ve kederi içinde...." tarzında acılı ifadeler yazarak gerisin geriye dönüyorlarmış. Söylentilere göre, civarda evlenecek kızı olan aileler, Muhsin Amcaların evlerinin önüne pusuya yatıp, Sultan tarafından reddedilen acılı ve kısa bir süreliğine şaşkınlığını üzerinden atamamış damat adaylarını, kar suyu yüzünden şoka uğramış Marmara balıkları gibi bir bir avlayarak, kendi kızlarıyla evlendiriyorlar ve kendi kızlarının dünya evlerine sokuyorlarmış.
Şimdiye kadar gördüğüm en güzel kız olan Sultan ise içindeki umudu yitirmeden bir gün elbet karşısına çıkacak olan kurbağayı beklemekteydi. Sultan kurbağayı öpecek, kurbağa ise Sultan'ın aşık olabileceği "O" adama dönüşecekti. Bu fikrin yanlışlığını kendisine defalarca anlatmaya çalıştım. Onu, evlerine gelen her bir damat adayının aslında bir kurbağa olduğuna inandırmaya uğraştım, ikna olmadı. Neymiş efendim, "kurbağa vaaar, kurbağa var.. ". Hepsi, aynı değilmiş.. "Sultan, bir kurbağayı ne kadar öpersen öp, kurbağa kurbağadır ve vıraklamayı yalnızca sen onu öptüğün sürece kesecektir. Sonra yine eski halinde vıraklamaya devam edecektir " dedim.. "Varsın, vıraklasın" dedi.
"Sultan, hayalini kurduğun şey yalnızca masallarda olur " dedim. " Yaşadıklarımızın bir masaldan ibaret olmadığını ispat edebilir misin bana ? " dedi..
İspat edemezdim, çünkü ben de yaşadıklarımızın bir masal olmadığına inanmıyordum.
Bazı akşamlar, kendi kendime vıraklıyorum, ne zaman Sultan'ların evlerinin önünden geçsem.. Ha bir de geçenlerde kağıttan bir kurbağa yapıp bıraktım penceresinin önüne.. Ben olduğumu anlamış mıdır acaba? Hoş ! Anlamış olsa bile, işsiz güçsüz, sokakların aylağı ve en büyük marifeti kaldırım kenarı çekirdek çitlemek olan ben, öpülecek olan son kurbağadırımya onun gözünde.. Neyse..
Hem kurbağa da öpülür mü yahu?
Bir sonraki kısımda, sizlere İt Vuran Hasan Amca'dan kısaca bahsedeceğim..
Not: Yazım hatalarım varsa affola, henüz kendi imlama uygun bir kıluvuzum ve yazdıklarımı düzelttirme zahmetine girecek birisim yok :)
Dur ! Biraz daha bekle n'olur! Anlatacaklarım henüz bitmedi. Tabi, beni dinlemek zorunda değilsin. Hani bir atasözü vardır, " Sağır sultan da olsan bazı şeylere kulak tıkamaya hakkın vardır !". Ne? Niye öyle baktın ? Peki, peki, haklısın ben uydurdum, yok böyle bir atasözü. Aman ne bileyim işte, eğer böyle bir yerde bir atasözü kullanırsam anlatacaklarım daha etkili oluyor, yani en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Şimdi, eğer merak ediyorsan ben anlatmaya başlıyorum.
Öncelikle sana kahramanlarımdan bahsetmek istiyorum. Her gün işe giderken, işten eve dönerken, bir yerlere yetişmeye çalışırken, hep aceleniz varken, sizin hayat telaşı içerisinde gözden kaçırdığınız kahramanlar. Benim ise aylak aylak dolaşırken, kaldırımın kenarında oturup çekirdek çitleyerek sokaktan geçenleri izlerken, pide kuyruğunda beklerken, belediye otobüsünde arkalara doğru ilerleyip, minibüste yol ağzında müsait bir yerde inerken karşılaştığım sıradan kahramanlar. Yani eğer ömrünüz coşkun akan hayatın seline kapıldıysa onları görebilmeniz zor. Ya da görüyorsunuz hemencecik unutuyorsunuz, malum hayat zor. Bence kahramanlarımın hepsi de süper.. Neyse sizin yine aceleniz vardır, gitmeden başlayayım anlatmaya en iyisi..Kahramanlardan ilki Sultan Kız.. Yirmilerinde.. Yanı başında otuzuna dayanmak üzere bir merdiven hazır bir şekilde bekliyor onu.. Üniversite okumuş. Bir kaç ay önce kriz bahane edilerek işten çıkarılmış. Bekar.. Kendisi bekarlığın Sultan'ı, aslında mahallede de böyle anılıyor adı. Bir görseniz o kadar güzel ki.. Bir geçmiş zaman masalından kaçmış bir peri kızı gibi. Bu kadar güzel bir insanın hala bekarlık ülkesinde sultanlık makamında olması şaşılacak şey doğrusu. Duyduğum kadarıyla, bir kaç başarısız aşk yaşamış. Aldatılmış. Eğer hala peri güçleri elinde olsaymış, kendisini aldatanları taşa çevirirmiş diyorlar. Ben buna ihtimal vermiyorum. Yok yok, bir zamanlar peri olmasına değil, buna inancım tam. Ama ne olursa olsun insanları taşa çevirecek kadar acımasız olması mümkün değil bu Sultan'ın.
Sonraları ne annesi, ne babası, ne de en yakınları onun beğeneceği hayırlı bir kısmet bulabilmişler, Sultan Kız'a. Şimdiye kadar pek çok meslek grubundan damat aday adayı kapılarını aşındırmış Muhsin Amcaların , zengin mi dersin, yakışıklı mı, fabrikatör Numar Bey'in oğlu mu, topçusu, popçusu, yeraltı dünyasının yaralı yüzleri mi (nedense şimdiye kadar ne doktorlar ve ne mühendisler gelmemiş garip bir şekilde ! ) .. Ama yok.. Sultan hiçbirine ne bir olumlu yanıt vermiş, ne de bir ümit. Öyle ki bir süre sonra Muhsin amcaların evine gelen görücü usulcüleri, cevabı önceden belli olan "bir acı kahve içme seremonisi"ne katılıp, çiçek ve çikolatalarını eve bırakıyor ve anı defterine " Sevgili Sultan, bizi bu sefer de reddetmenin, elem ve kederi içinde...." tarzında acılı ifadeler yazarak gerisin geriye dönüyorlarmış. Söylentilere göre, civarda evlenecek kızı olan aileler, Muhsin Amcaların evlerinin önüne pusuya yatıp, Sultan tarafından reddedilen acılı ve kısa bir süreliğine şaşkınlığını üzerinden atamamış damat adaylarını, kar suyu yüzünden şoka uğramış Marmara balıkları gibi bir bir avlayarak, kendi kızlarıyla evlendiriyorlar ve kendi kızlarının dünya evlerine sokuyorlarmış.
Şimdiye kadar gördüğüm en güzel kız olan Sultan ise içindeki umudu yitirmeden bir gün elbet karşısına çıkacak olan kurbağayı beklemekteydi. Sultan kurbağayı öpecek, kurbağa ise Sultan'ın aşık olabileceği "O" adama dönüşecekti. Bu fikrin yanlışlığını kendisine defalarca anlatmaya çalıştım. Onu, evlerine gelen her bir damat adayının aslında bir kurbağa olduğuna inandırmaya uğraştım, ikna olmadı. Neymiş efendim, "kurbağa vaaar, kurbağa var.. ". Hepsi, aynı değilmiş.. "Sultan, bir kurbağayı ne kadar öpersen öp, kurbağa kurbağadır ve vıraklamayı yalnızca sen onu öptüğün sürece kesecektir. Sonra yine eski halinde vıraklamaya devam edecektir " dedim.. "Varsın, vıraklasın" dedi.
"Sultan, hayalini kurduğun şey yalnızca masallarda olur " dedim. " Yaşadıklarımızın bir masaldan ibaret olmadığını ispat edebilir misin bana ? " dedi..
İspat edemezdim, çünkü ben de yaşadıklarımızın bir masal olmadığına inanmıyordum.
Bazı akşamlar, kendi kendime vıraklıyorum, ne zaman Sultan'ların evlerinin önünden geçsem.. Ha bir de geçenlerde kağıttan bir kurbağa yapıp bıraktım penceresinin önüne.. Ben olduğumu anlamış mıdır acaba? Hoş ! Anlamış olsa bile, işsiz güçsüz, sokakların aylağı ve en büyük marifeti kaldırım kenarı çekirdek çitlemek olan ben, öpülecek olan son kurbağadırımya onun gözünde.. Neyse..
Hem kurbağa da öpülür mü yahu?
Bir sonraki kısımda, sizlere İt Vuran Hasan Amca'dan kısaca bahsedeceğim..
Not: Yazım hatalarım varsa affola, henüz kendi imlama uygun bir kıluvuzum ve yazdıklarımı düzelttirme zahmetine girecek birisim yok :)
21 Şubat 2012 Salı
ÖKÜZLERİ ANLADIĞIM ZAMAN..
“ Erken
Gelen Son ! “
Uzaklardan
gelen trenin sesini duyabiliyorum. Cumhuriyet expresinin sesi bu..
Gelmesi gereken zamandan en az bir on beş dakika geç geldi bu kez istasyona… Ben
buraya geleli yarım saati aştı.
fakat emekliliği bir türlü ona gelmeye razı olmayan
ihtiyar bir memur vardı.. Kapalı bir mekanda sürekli aynı işi yapıyor olmaktan
olsa gerek, adam demiryolunun tarihi kadar eski görünüyordu. “ En yakın tren ne
zaman gelir” dedim.. Dış dünya ile tek bağlantısı olan delikli gişe
camına dudaklarını yaklaştırarak, “On beş dakikaya, Cumhuriyet Expresi..” dedi
ve bir bilet kesti.. “Bilet almayacağım, teşekkür ederim, yalnızca merak
ettim” dedim ve ayrıldım. Gişe memuru bilet almayacaksan ne diye soruyorsun diye
düşünüyordu, ben ordan uzaklaşırken. Elinden gelse o anda delikli gişe
camının deliklerinden dışarı çıkıp, herşeyi geride bırakıp, benim çıktığım
kapıdan çıkarak, yeni bir hayata başlamak ister gibi bakıyordu peşimden. Bu
istasyonda şahit olduğu şeyler o kadar yorucuyduki onun ihtiyar gövdesi için..
Ayrılıklar, kavuşmalar, terkedilmeler, varış noktası aldatma olan tek yönlü
gidiş biletleri.. Hepsinin kadrolu şahidiydi ihtiyar gişe memuru.. İstasyonun
kapısından çıkarken dönüp baktım adamın katarakt olmaya yüz tutmuş gözlerine,
“Gidiyorum ama yine geleceğim, üzme kendini.. Hem emekliliğin
yakındır.. Sabret biraz daha.. Şimdilik hoşçakal” dedim içimden..
İstasyon
kapısının hemen yanındaki duvar boyunca bir kaç yüz metre yürüyünce, tren
yolunu yakından görebileceğim bir yere ulaştım.. Artık aramızda yalnızca
tel bir örgü vardı tren yolu ile.. Burayı aydınlatan tek şey benden birkaç metre
uzaktaki gece lambası ve yolun diğer tarafındaki evlerin pencereleri arasından
gelen cılız ışıklar idi.. Yerde birkaç parça dün tarihli gazete bulup, tren
yolunu en iyi görebilecek yere sererek, manşet ile köşe yazısının hemen
üzerine oturdum.. “Trafik kazalarında acı bilanço..” yazılı bir manşet.. Ölümün
de bilançosu tutulur muydu yahu. Ne yaptığımı merak ediyor
olmalısın.. Eğer merak etmiyorsan, hemen alt satırdaki parantez içine yazılmış
yazıyı da okuyup, orada kesebilirsin okumayı.. Ya da hemen altından
devam edebilirsin..
(isteyenlerin SON'u)
“Yepyeni Bir Başlangıç!”
Şu anda
burayı okuduğuna göre neden akşamın bu saatinde tren yolu kenarında oturduğumu,
sonrasında neler olacağını merak etmiş olabileceğini düşünüyorum..
Anlatayım..
Zaten işim bu, anlatmak.. Farklı şekillerde, değişik yollarda hikayeler
anlatmak.. Bu kimi zaman bir fotoğraf, belki bir video.. Bazen de bir
kaç satır yazmaya çalışıyorum... Ne var ki anlatabilmeyi her zaman
beceremiyorum.. Özellikle içimin dışıma çıkmak istediği zamanlarda.. Yok
yok, o şekilde bir için dışa çıkmasından bahsetmiyorum ben.. Hani
"O" düşer aklına.. Göğüs kafesinde, korkmuş ve uçmaya başlamış yüzlerce kuş vardır sanki.. Göğsünden oluşan kafesten çıkabilmek için kanat çırpıyorlardır o anda..
İçin daralır, derinlerden bir yerden ikinci bir sen çıkmak istiyorcasına,
kaburgalarını zorlayan bir el hissedersin.. Derin derin nefes alırsın.. Ama
yetmez.. Çünkü sana yetecek nefes daha derinlerdedir. Pencereyi açarsın. Odan
küçülmüş müdür ne? Terasa çıkarsın buz gibi havaya aldırış etmeden.. Yetmez..
Sokaklar seni bekliyordur.. Işıkları bile söndürmeden dışarı fırlarsın..
Merdivenlerde karşılaştığın komşuna iyi akşamlar demek aklına bile gelmez o
anda.. Belki koşmaya bile başlarsın.. Ama olmaz.. Belediyenin pembe renkli
kaldırım taşı döşeli yolları, asfalt dökülmüş çirkin sokaklar, arnavut
kaldırımları.. Olmaz ! Hiç biri derdine derman olamaz .. Adımlarını üzerinde
taşıyan hiçbir sokak senin iç daralmanı götürmeyi vaadedemez o anlarda sana..
Bunları hiç
yaşamadın değil mi?
Ben biraz
tecrübeliyim sanırım bu konuda..
İçimin
daraldığı günlerden birinde keşfettim tren yolunu.. Yine sokak
aramaktaydım deli divane. Sonra bir ses geldi uzaktan.. Giderek artan bir ses.
Yaklaşmakta olan trenin sesisydi bu. Bir anda hayat durdu. Trenin demir yolu
ile işbirliği yaparak “ Bizden daha güçlü hiçbir şeyin sesi çıkamaz ! ”
diyen, o sesi hakimdi.. Bir süre sonra azalarak yok oldu ses, tren uzaklaşmıştı.. Orada bekledim ikinci bir treni.. Sonra üçüncüyü.. Üçüncü trenin gelişi
ile avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım.. Ben değildim bağıran.. İçimden biri çıkmış, elinde megafon, trene bağırmaktaydı, avazı
çıktığı kadar.. İçimden çıkmış adam, yalnızca bağırmaktaydı. Anladığım
kadarıyla o anlarda yalnızca bağırmasının sebebi, hiç bir şey göremiyor olmasıydı, aşkın gözü kördü.. Diğer tarafta ise sanki
tren onu dinliyor ve bağırarak ona karşılık veriyordu.
“Hayatta
Cumartesi günlerinden daha önemli şeyler de vardır..”
İşte şöyle
bağırıyordu o adam..
"Aslııı…. !
Aslı beni duyabiliyormusuuun… Seni çok sevmiştim, seviyoruuum hala da..
Keşke seninle daha çok vakit geçirebilseydim.. Sana anlatmak istediğim o kadar
çok şey vardı ki Aslı..... Alnımdaki yara izini anlatmak istiyordum, küçükken
nasıl buz yola düştüğümü.. Komşumuzun benden en az on beş yaş büyük kızı Gül
ablaya aşık olduğumu bilmeni istiyordum.. "
"Sana hakkımdaki herşeyi anlatmak istiyorum Aslı.. Kedilerden korkarım ben mesela,
benimle ne alıp veremedikleri var bir türlü anlamıyorum.. Şeftalinin
tüylü dış kabuğuna dokunamam ben, içim gider, pırasadan nefret ederim.. En
sevdiğim gün Cumartesidir, ama Cumartesi günlerinden daha önemli şeyler de
vardı benim için hayatta, sen..!.. Sen benim için Cumartesi günlerinden
daha önemliydin Aslı.. Keşke hiç gitmeseydin.. Senden duymak istediğim o kadar
çok sey vardı ki Aslı !..“
“ Aslı Buralara
Gelirsen, Bana Uğra! Bi Hoşçakal De ! “
Sonra
trenin sesi azaldı.. Ben söyleyeceklerimi bitirememiştim ama içimdeki o ses
susmaya yetecek kadar sakindi.. Kendimi daha rahat hissediyordum. Aslı’yı ve
Aslı’ya ait olan ne varsa o gün tek yönlü bir bilet alıp trene ile yolcu
ettim uzaklara.. Aslı bana hoşçakal bile diyemedi.. Evlenmiş, çocuğu
olacakmış şimdilerde.. Şimdi kafamda bambaşka bir Aslı görüntsü var.. Aslı buralara gelirsen, bana uğra, geçerken bi hoşçakal
de en azından, olur mu?
“Öküzleri
Anlar Gibi Olmak..”
Artık geniş
ovalardan geçen trenlere bakan öküzlere farklı bir gözle bakıyorum.. Belki de
ayrılık acısı çekiyorlardır, aşık olmuşlardır ya da benim gibi.. Kim aksini iddia edebilir ki?
Ne zaman
içim sıkılsa istasyona gelip, sonunda emekli olmaya hak kazanmış olmasına
ragmen, emekli olursam geçinemem derdi ile hala küçük gişesinde yaşamını
sürdüren ihtiyar gişe memuruna bir selam çakıyorum.. Artık o da alıştı bana..
Beni bir kaç kez trenlere bağırırken izlemiş. Deli olduğumu düşünüyor..
Mühendis olduğumu, büyük bir şirkette çalıştığımı söyledim, inanmıyor
bana. Hırs yapıp diplomamı getirdim, gişe camının dışından ona gösterdim.
“Sahte olmadığını nerden bileyim. Hem üniversite bitirmiş olman deli
olamayacağın anlamına gelmiyor” dedi.. Söyledikleri mantıklı geldi, sustum.. Avazım da sustu benimle
birlikte.. İhtiyar adam laf yarışında beni alt etmiş olmanın verdiği
güvenle gişesinde devleşti. Bense onun son sözüne hiçbir şey söyleyememenin
ezikliğini hissederek, doğru tren yolunun kenarına gittim. İhtiyar gişe
memuruna veremediğim ne cevap varsa hepsini ilk gelen banliyo trenine verdim. Hemen hemen tüm eğitim hayatımdan kesitler anlattım. Banliyo treni en çok, ilkokul öğretmenim Ali Sadık Beyin bize kırmızı kurdale vermemesinin hikayesini beğendi (Bu da başka bir hikayemdir anlatmam gereken, sevgiler Ali Sadık öğretmenim..) İhtiyar
gişe memuru geçenlerde bir BİM poşetine büyük oğlunun eski kıyafetlerini
doldurmuş bana getirdi. Adam deli olduğuma iyiden iyiye kanaat getirmiş. Sanırım karşısına daha düzgün kıyafetlerle çıkmam
gerekiyor. Ya da istasyona kadar arabamla ve takım elbisemle mi gelsem ne?
Hayır, şeytan diyor bırak bi başına kalsın, gişesinde çürüyüp gitsin.. Başka tren yolu mu yok bana da.. Ama ne var ki, bir alışılmışlık var kardeşim, şimdi tut yeni bir istasyon bul filan uzun iş.."Tren ile Muhabbetimin Ana Gündem Madddesi "
Son zamanlarda tren ile olan muhabbetimin ana gündem maddesi sensin. Senin yanındaki susuşlarım, işte tam burada avazım ile işbirliği yaparak, trene haykırış olarak çıkıyor.. Sana söyleyemediğim ne var, ne yoksa trene söylüyorum.
İşte tren
yaklaşıyor.. Endişe etme, yalnızca dertleşeceğim onunla. Seni tren
ile yolcu etmeye hiç mi hiç niyetim yok. Belki sen de bu trendedirsin ha? Eğer
öyle ise pencerenden dışarı daha dikkatli bak, tamam mı? Belki rayların
kenarında içinde bulunduğun trene, öküz gibi bağıran bir adam görürsün.. Bak
işte o benim..
Bu sefer SON, bak yemin ediyorum SON yahu..
11 Şubat 2012 Cumartesi
ÖZGÜR BİR DÜNYADA ROMANTİK OLMAK ZOR !
Seçilmiş Geçirgen Yazılar...
Yağmurda İlk Kurtarılacak Anılar
Biliyor musun, o zamanlar nisan aylarını dört gözle beklerdim. Nisan aylarında yağmaya randevu vermiş yağmur, bahçe duvarımız üzerine konulan tepsi içerisinde toplanır ve sonra birer yudum içilirdi. Bunu neden yaptığımızı hiç sorgulamadım. Benim için başkalarından duyacağım bir sebep önemsizdi o zamanlar. Çünkü kendime göre bir sebebim vardı zaten aklımda. Mistik bir yanı vardı Nisan yağmurlarının. Kim bilebilir masalllardan dışarı çıkmayı başarabilmiş büyülü bir iksir olmadigini? Gökyüzünden yağarak gelip, bahçe duvarının üzerindeki yemek tepsisine ulaşan, büyülü bir iksir. İksiri içince, şehrin arkasındaki tepelerde yaşayan devlere ve cadılara karşı daha güçlü olacaktık belkide. Hem "yağmuru içmek" kelimeleri bile yanyana gelince bir başka güzel geliyordu kulağa. Eğer Nisan ayında elimde bir tepsi ile yağmur altında ıslanırsam lütfen garipseme, gel birlikte yağmur içelim, ama abartırsam lütfen kurtar beni..
14 Şubatta Bana Hediye Alır mısınız?
Yağmur altında "Enya'dan You can say" şarkısı eşliğinde yürümek güzel. Ne varki, herşey yağmurdan ve sudan ibaret değildir. Dünyanın dörtte biri karadır, aynı senin kara gözlerin gibi.. Sahi kara gözlerin ne güzel senin.. Çoğu zaman uzaktan bakakalınan, yüzünün en güzel yerlerine konuşlanmış iki adet kara parçası. Sanırım yine yalnızlık krizim tuttu. Şubat ayına yakışır bir yalnızlık krizi. Eğer "zaman kaybı" denilen şey gerçektende varsa lütfen birisi söylesin ben bu 14 Şubatımı kaybetmeye gönüllüyüm. Şubat bu sene de 27 çekiversin nolucak. Şu soğuk Şubata 27 gün çok bile.. Hadi kaybedin bu ayın 14'ünü, olmadı biriniz bana hediye alsın.. Gelip para mara takın ne bileyim.. Kolay değil, yalnızlıklar bakım ister..
Özgür Bir Dünyada Romantik Olmak Zor !
Kızı çok seviyorsun, sevmek yetmez.. Aşıksındır.. İlk görüşte aşk.. Ya da ilk görünüşte.. Kız öyle bir görünmüştür ki gözüne, yıldırım olacak hıyar gelip tepene inmiş ve aşık etmiştir seni ona.. Hep bu Eros olacak herifin salaklığı. Her şey bu kadar ani mi olmalıdır? Hem ikinci ok kıza neden ulaşmadı Eros Efendi?
Kızın gözüne görünmek için birşeyler yapman gerek ! Yoksa Erosun marifeti sevda denen (b)Ok harcayacak seni.. Penceresinin önünde seranad mı yapsan acaba? Şarkı söyleyeceksindir, belki gitar eşliğinde.. Bu sefer olacaktır, kızın gönlünü fethedeceksin, hiç bir engel durduramaz seni. Hazırlıklar tamam, şarkı, gitar, belki sana şarkı sonunda ya da esnasında alkış tutacak eş dost.. Gidiyorsun kızın evinin önüne, fakat o da ne, ya kız bir apartmanın en üst katında oturuyorsa. O yükseklikten değil senin sesini duymak, görüp fark etmesi bile mümkün değil... Seni hiç bir şey durduramayacaktı hani.. Demem o ki, özgür bir dünyada romantik olmak zor zanaat.. Ya özgür dünyayı seçeceksin, ya masallar diyarını..
Ve kapanış.. Genç yetenekten, güzel bir türkü.. Amaç illada seranadsa bu iyidir..
Seçilmiş Geçirgen Yazılar...
Yağmurda İlk Kurtarılacak Anılar
14 Şubatta Bana Hediye Alır mısınız?
Yağmur altında "Enya'dan You can say" şarkısı eşliğinde yürümek güzel. Ne varki, herşey yağmurdan ve sudan ibaret değildir. Dünyanın dörtte biri karadır, aynı senin kara gözlerin gibi.. Sahi kara gözlerin ne güzel senin.. Çoğu zaman uzaktan bakakalınan, yüzünün en güzel yerlerine konuşlanmış iki adet kara parçası. Sanırım yine yalnızlık krizim tuttu. Şubat ayına yakışır bir yalnızlık krizi. Eğer "zaman kaybı" denilen şey gerçektende varsa lütfen birisi söylesin ben bu 14 Şubatımı kaybetmeye gönüllüyüm. Şubat bu sene de 27 çekiversin nolucak. Şu soğuk Şubata 27 gün çok bile.. Hadi kaybedin bu ayın 14'ünü, olmadı biriniz bana hediye alsın.. Gelip para mara takın ne bileyim.. Kolay değil, yalnızlıklar bakım ister..
Özgür Bir Dünyada Romantik Olmak Zor !
Kızı çok seviyorsun, sevmek yetmez.. Aşıksındır.. İlk görüşte aşk.. Ya da ilk görünüşte.. Kız öyle bir görünmüştür ki gözüne, yıldırım olacak hıyar gelip tepene inmiş ve aşık etmiştir seni ona.. Hep bu Eros olacak herifin salaklığı. Her şey bu kadar ani mi olmalıdır? Hem ikinci ok kıza neden ulaşmadı Eros Efendi?
Kızın gözüne görünmek için birşeyler yapman gerek ! Yoksa Erosun marifeti sevda denen (b)Ok harcayacak seni.. Penceresinin önünde seranad mı yapsan acaba? Şarkı söyleyeceksindir, belki gitar eşliğinde.. Bu sefer olacaktır, kızın gönlünü fethedeceksin, hiç bir engel durduramaz seni. Hazırlıklar tamam, şarkı, gitar, belki sana şarkı sonunda ya da esnasında alkış tutacak eş dost.. Gidiyorsun kızın evinin önüne, fakat o da ne, ya kız bir apartmanın en üst katında oturuyorsa. O yükseklikten değil senin sesini duymak, görüp fark etmesi bile mümkün değil... Seni hiç bir şey durduramayacaktı hani.. Demem o ki, özgür bir dünyada romantik olmak zor zanaat.. Ya özgür dünyayı seçeceksin, ya masallar diyarını..
Ve kapanış.. Genç yetenekten, güzel bir türkü.. Amaç illada seranadsa bu iyidir..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















