22 Ağustos 2014 Cuma

AYSEL GİT BAŞIMIZDAN...
"Üzülme, geçer.. Neler geçmiyor miyor, neler unutulmuyor ki şu hayatta.. Şimdi ağlasan, saçını başını yolsan, göğsünü dövsen ne olacak ki, hiç.. Üzüldüğünle kalırsın.." dedim. Lafa başladığımdan beri uğraşmakta olduğu gömlek düğmelerinden birinin kopmuş, dışarı taşmış ipini sökmek için uğraşıyordu ama bir türlü koparmasına yetmiyordu dipleri kanlanmış, kısacık kesilmiş tırnakları.  Ayrıldıkları gece kesmişti bütün tırnaklarını. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da kesiyordu. Ağlarken tırnaklarınızı kesmeyin sakın. Yok, günah olduğundan değil. Kesmeyin, çünkü yaşla dolu gözleriniz düzgün görmenize mani olur. Az kesmek sorun değil de fazla keserseniz sonradan acısını çekersiniz. Tırnak acısı fenadır. Ama bu onun pek umurunda değildi. Aşk acısı tırnak acısına baskın gelmişti o gece. Kuraldır, büyük acı küçük acıyı unutturur.  Ojelerini asetonla silmiş, renk renk rujları çöpe atmıştı. Hemen hemen her akşam, kafaya cehennem sıcağı yaşatan fön makinesini kullanmıyordu artık. Saçları eskisi gibi kıvır kıvır olmuştu yine. Fön makinesini onu her ziyaret etmesinde "Bu benim olsun mu?" diye sormaktan bıkıp usanmayan kuzenin küçük kızı Eylül'e verecekti artık. Oysa Eylül'ün Japonlarınki gibi dümdüz  saçları  vardı, hiç ihtiyacı yoktu fön makinesine. Geçen gelmesinde de banyodaki lavoboya göz koymuştu, köftehor! O hala düğmeden kurtulmuş ip ile uğraşmaktaydı. Eğilip dişleriyle koparmak istediyse de yetiştiremedi başını gömleğinin alt tarafında kalan düğmeye. Gömleği çıkaracak oldu, etraftaki masalarda oturan müşterilere  baktı vazgeçti sonra. Bir çay bahçesi gömlek çıkartmak için hiç de uygun değildi. Bana döndü "Makas ya da çakı gibi bir şey var mı yanında?" diye sordu. "Yok maalesef, çakı taşımam. Hem öyle çakı taşıyacak bir tip miyim ben.  Bende bu bilek, bu yürek var oldukça çakıya, topa, tabancaya ihtiyaç duymam evelallah!"
dedim. Durgunlaştı bir an. "O taşırdı." dedi. "Çakı mı?" diye sordum. "Yok makas taşırdı. Babasından kalma bir alışkanlık. Berbermiş babası. İnanır mısın, bir günden bir güne beni makasa muhtaç etmedi." dedi. Biraz şaşkın, birazda kafa karışıklığı içinde "Makasa mı?" diye sordum. "Öyle deme, makas bu, bak lazım oldu." dedi. Sustum. Arkadaşını teselli etmenin susmasıydı bu. Hani bazen susarsın, söyleyecek bir kelimen yoktur ya. Öyle bir susma değildi. Susarsın, söyleyecek pek çok şeyşey vardır da, dudaklara takılıp orada kalır, sırf karşındaki daha çok üzülmesin diye. Ben susunca o konuştu. "Üzülme diyorsun da.. Kolay mı ki.. O kadar emek.. Harcanılan onca zaman..  Kendime çeki düzen vereyim derken vaz geçtiklerim.. Sen hiç tövbe ettin mi? " dedi, elindeki çay kaşığının sivri ucu ile inatçı düğmenin düğümlerine  saldırırken. "Tövbe mi? Yok. Bu güne kadar hiç ihtiyacım olmadı. Günahlarımla yaşamayı seviyorum ben" dedim. "Ben en çok onun için tövbe ettim. İçkiye, kumara tövbeden bahsetmiyorum bak, her vazgeçiş bir tövbedir.  Sırf ilişki devam etsin diye vazgeçtiklerimin haddi hesabı yok. Vildan vardı. Liseden arkadaşım. Hatta en iyi arkadaşımdı. Erken evlendi. Hala görüşürdüm. Bir gün hep birlikte pikniğe gittik. İyi hoş her şey. Kızın kocasını sevmemiş bizim ki. Bak bizimki diyorum halâ, ağız alışkanlığı. Neyse 'Bu kızla görüşmeyeceksin Aysel' dedi. Bir dediğini iki etmezdim zaten. Vildan'ı aradım, kıza bildiğin tövbe ettim" dedi.

Sevgilisinden yeni ayrılmış insanların kafası karışıktır. Ya sizi dinlemezler ya size dinletebilecekleri birşeyler söyleyemezler. Aysel'in çayı bitmişti, yenisini söyledik. Ben kendime oralet istedim. Sevemedim gitti şu çayı, oralet severim ben. Evde de var, bi kutu. Bizimkiler hep çay içer, ben oralet. Aysel'i istemeye gelmişlerdi de, kabul etmemişti geçen sene. O zaman kahve yapmışlardı, ben istememiştim kahve. Oralet severim ben.  Aysel çayını yudumlarken konuşmaya devam ediyordu. Benim sormadığım sorulara cevaplar veriyordu. "Adam pat diye ayrıldı, çıktı gitti hayatımdan! Hani banyoya  girersin, duştan gelecek suyu ayarlamak için alttaki musluklarla uğraşırsın. Suyun alttaki musluktan gelmesini bekleyerek vanayı bir çevirirsin, hoop  bir anda buz gibi su yukarıdaki duş başlığından bütün bedenine saldırır. Sıcak bir duş hayal edenlerin hiç beklemediği bir andır bu. Şok olursun. Birini tepe taklak etmek istiyorsan onu şaşırt, beklemediği yerlerden saldır. Mesela süpermen.. Adamın uçabildiğini  bilseydik, ilk görüşümüzde o kadar da şaşırmazdık.  Bende de öyle oldu, öylesine tanışmıştım, bi bakmışım seviyorum hıyarı.. Sonra da gitti zaten. Gitme dedim.. Gitme yaralarım var... Biraz iyileşeyim yine gidersin.. Dinlemedi. Gitti." Karşınızdaki kişinin acılarını paylaşmak istiyorsanız ona kendi acılarınızdan bahsetmeyin, yalnızca dinleyin ya da en kötüsü susun ve dinliyormuş gibi yapın.  Benim de kendime göre dertlerim vardı, mesela Aslı. Ama  Aysel'e Aslı'dan hiç bahsetmedim. Ama kesin sezmiştir bendeki huzursuzluğu, çünkü kadınlar hissiyatı kuvvetli varlıklardır, doğa onları öyle yaratmış. Aslı şimdi benim çıkma teklifimi kabul etmiş olsaydı, ne işim var Aysel'le. Aslı güzel kız. O da benim gibi oralet hastası. Aysel konuşurken çay bahçesinin girişinde babam göründü elinde ekmek poşeti ile. Bana doğru geldi dik dik bakarak. Sonra Aysel'e döndü "Seni çok sıkmadı ya bu eşşek sıpası Aysel ablası" dedi.  "Yok Muhsin abi, Yusuf çok iyi bir dinleyici.. Saolsun içimi döktüm, uslu uslu oturup oraletini içti." Her zaman yaptığı gibi kulağımı çekerek "aferim" dedi babam. Hala sıcak olan ekmeğin köşesini koparıp bana verdi. Evde olsaydık annem bu köşeyi içerisine yeni salça atılmış kızgın yağlı tencereye banardı bir de. Ama evde değildik işte. Giderken Aysel babama "Muhsin abi, makas var mı yanında?" diye sordu.  Babam duymazdan geldi.

Sonra berbere gittik, traş olmaya, tas kafa. Aslı da bu saç modelini çok sevecekti. Berber Nuri saçlarımı keserken babam kapının önüne sigara içmeye çıktı. O sigara içerken berber Nuri'ye Aysel'in duşta soğuk suyla neler yaptığını, çay bahçesinde herkesin ortasında gömleğini çıkarmak istediğini ve benim buna nasıl mani olduğumu, Aysel'in makas kullanan erkeklerden özellikle hoşlandığını  bir bir anlattım. Berber Nuri çıt çıkarmadan dinledi beni. "Duş başlığıyla mı yapıyormuş  bunları ha? Duş başlığı? " diye de üstüne basa basa sordu bir kaç kez.

Kapı komşumuz Veysel amcanın kızıydı Aysel. Çay bahçeleri vardı meydanda. Sık sık aşık olurdu ve aşık olmaktan arta kalan zamanlarda babasına yardım ederdi çay bahçesinde.  İçi dolu olur böyle insanların, içlerini dökmezlerse boğulurlar. O gün Aysel'in benimle konuşması bir ilk yardım çığlığıydı. Beş yaşındaki bir çocuğa özel hayatından bahsetmeseydi boğulacaktı belki de.  Nişan attı bir kez. En sonunda  kendi köyünden bir adamla evlendi. Memlekete gidince görmüş annem. Şimdilerde üniversiteye giden, çocukları  varmış kendi boyunda.

12 Ağustos 2014 Salı

BABAANNE!

Babaanne deyince, "Torunlarım tatilde geldiğinde koparacaklar! "  diye diye  yaz boyunca dokunulmayan ve ağacın tepesinde beklemekten iyice erişmiş, kocaman olmuş elmalar, armutlar, vişneler gelir aklıma. Sivas'taki evimizin önünde içinde çeşitli meyve ağaçları olan büyük bir bahçemiz vardı. Bütün çocuklar çocukluğunun en azından bir dönemini bahçeli bir evde geçirebilmeli. Ortaokuldan liseye geçtiğim yıl taşındık Sivas'tan İstanbul'a. Marmara'da deprem olmamış, Galatasaray kupayı almamıştı daha. O yıl önden annem, babam ve kız kardeşlerim gitti. Annemler, Dedem ve babaannem çok üzülmesinler diye beni kısa bir süreliğine onların yanlarına bıraktılar. Bir nevi organik yatıştırıcı gibiydim onlar için. Bir zaman sonra liseye kayıt zamanı gelip çattığında, artık benim için de gitme vaktiydi. Sivas'tan ayrıldığım gün dedemi ve babaannemi bıraktım geride. Bir de çocukluğum. Biz gidince kendilerini yalnız hissetmesinler diye çocukluğumu bıraktım yanlarına. Dedem ve babaannem gitti bu dünyadan. Çocukluğum ise hala oralarda, Sivas'taki eski evimizin bahçesinde bir yerlerde duruyor.



BİSİKLET:

İlk önce üç tekerlekli, mavi renkli, ikinci el olduğundan olsa gerek  sağına soluna kaynak atılmış bir bisikletim vardı. En fazla dört yaşındaydım, çok iyi hatırlıyorum. Bisikletin alındığı günün gecesi onu baş ucuma koyup,
öyle uyumuştum.


Eğer elinizde iki adet büyük turşu bidonu kapağı, birazda  tahta olsaydı ne yapardınız? Ben bütün parçaları birbirine onluk inşaat çivileriyle tutturup ikinci bisikletimi yapmıştım.  Ya da ufak tefek problemlerine rağmen ben yaptığım şeyin bisiklet olduğuna inanıyordum. Mesela yürümüyordu ve direksiyonu hareket etmiyordu. Taş devri imkanları ile yapılmış bir bisikleti andırıyordu daha çok. Bisikletin Frankestein versiyonunu hayal ederseniz nasıl bir şeye benzediği hakkında bir fikriniz olur. Bisikleti gören dedem nasıl da kızmıştı, o kadar tahtayı ve çiviyi zayi ettiğim için. O da garipmiş tabi, altı yaşındaki çocuktan nasıl bir bisiklet yapmasını bekliyordu ki? Babamla bisikleti söküp, çıkan çivileri tek tek doğrultmuştuk. 

Tahta bisikleti unutturmak için olsa gerek, sünnetimde dört tekerlekli, pedallı bir araba hediye ettiler. O zamanlar üzerime miki fare resimli bir etek giydirmişlerdi, yaralarım acımasın diye. Herhalde kız kardeşimin  eteğiydi.  İşte öyle bir vaziyette nasıl sabırsızsam, eteği, yarayı marayı dert etmeden, arabayı kaptığım gibi yol kenarındaki kaldırıma çıkarmış, bir o yana bir bu yana sürmüştüm. Kaldırımda dört tekerlekli, pedallı bir araba süren, yeni sünnet olmuş, miki fare resimli etek giymiş  bir İskoç düşünün, hah işte öyle..‎





Muzaffer vardı o zamanlar, çocukluk arkadaşım. Hani çocukken tanıdığınız ama büyüyünce de, evlenince de, çocuklarınız olunca da, yaşlanınca da hep arkadaş olarak kalacağınızı zannettiğiniz arkadaşlarınız vardır, öyleydi işte Muzaffer.  Günlerden bir gün  yeni bisikleti ile yolda giderken lanet olası bir araba çarptı arkadaşıma, ayırdı onu aramızdan, hayallerim yalnız kaldı. Muzaffer'e çok üzüldüm, bisikletiyle öldüğü için biraz da kızdım. Onun ardından bizim evde bir daha bisiklet mevzusu açılmadı. Bana yeni bir gelecek yazıldı, Muzafferin var olmadığı ve bütün ısrarlara, ağlamalara, zırlamalara rağmen bana bisiklet alınmayan bir gelecek. Uzunca bir zaman da bisikletsiz geçecekti, ta ki İstanbul’a taşındıktan sonraki lise yaz tatiline kadar. 

O yaz mahallemizdeki bir tornacıda çırak olarak çalışmış, kazandıklarımla yeni bir bisiklet almıştım.  Kısa süreli hevesimi aldıktan sonra, çok kullanamadım onu da. Çünkü bisiklet kullanmak açısından İstanbul dünyanın en boktan yeriydi. Ne yolları yol, ne trafiği trafik, ne de afedersiniz çoğu şoförü insan. Hani Darıca hayvanat bahçesinin sakinlerini alıp, direksiyonlara geçirseniz, şu andaki İstanbul trafik akışı yüzde doksan aynı şekilde devam eder.  Kullanmadığım bisiklet bir süre bodrumda takılmıştı, yalnız başına. Daha sonra da satmıştım zaten.‎

Aradan zaman geçti, üniversite bitti, işe başladım. Bir gün aynı bölümde benimle birlikte çalışan bir arkadaşım geldi, Okan. Yurt dışında bisiklet turu yapmak istiyormuş, yanına turda ona eşlik edecek, onula bisiklet sürebilecek birini arıyormuş. Sen gelir misin, dedi. Ben pek iyi kullanamam, o kadar uzun mesafe boyunca hiç kullanamam, dedim. Okan’a göre kilolu olmamam bir avantajdı, bir süre antrenman yaparsam bunun üstesinden gelebilirdim. Benim bisikletim yok ki dedim, benim iki tane var dedi. Bir ay boyunca nerdeyse her gün antrenman yaptık. Şaka yollu başlayan planımız için artık hazırdık. Tabi bu ayrı hikaye.. İşte bu fotoğraf yolculuğa başladığımız şehir olan Basel’in güzel sokaklarından birinde çekildi.



25 Haziran 2014 Çarşamba

Mayıs'tı Aşk:
Yaralı aşıklar ayıdır mayıs.
Rakı masalarında bahsi geçmeyen sevda fakirliğidir..
Gözlerinin gözlerimden kaçtığı zamanlarda baktığı yerlerdir..
Ha bir de 'Söylenemeyen sözler mezarlığıdır..'

Bir nisan yerine bu ayda yaparım ben şakamı..
Sırf Mayıs'ın yüzü biraz  gülsün diye..

Mustafa Yol - Mayıs 2014 İstanbul