21 Şubat 2013 Perşembe


KURU İNCİR KARDEŞLİĞİ

Çalışmakta olduğum plazada turnikeleri geçince, asansör beklenilen yerin hemen sağ tarafına haftada bir kaç kez düzenli olarak bir pazar kuruluyor. Çok katlı plazaların en işlek yerlerinden olan asansör önüne kurulan bu pazar; kendi çapında, tek tezgahtan oluşan, başında küçük esnafı olan bildiğin "Plaza Pazarı". Gününe göre organik sebze-meyve, bazen fındık-ceviz-kuru bakliyat bazen de kitap filan satıyorlar bu pazarda. Eğer satılan şey yiyecekse bunun organik olma ön şartı var. Çünkü plaza insanlarının organik sebze meyveye karşı özel bir sempatisi, önüne geçemedikleri bir zayıflıkları var. Nasıl ki supermen kryptona ait o türbe yeşili taşları görünce hamura dönüyor, rakibinin karşısında "Ayağının altını öpeyim vurma abim!" triplerine giriyor, hah işte plazanın kurşun geçirmez, duygularına gem vurmuş çalışanları da organik yiyecek gördümü işte aynı şekilde pamuk gibi oluyor.  Organik yiyecek onların yumuşak karnı.

Öyleki dişlerinden, tırnaklarından arttırdıklarını, yılların birikimini organik diye  yarısı çamur olan patatese, kurtlu elmalara, meyve sineği üzerinde salatalıklara yatıranlar var. İşte bizim plazadaki bu pazarda bazı günler gelip, kuru yemiş satan gelene geçene elindeki Aydın incirini zorla ikram eden bir abi var. Tezgahın üzerinde duran bez torbasından çıkardığı kuru inciri eliyle ikiye üçe bölüyor ve asansöre binmek üzere bekleyenlerden, artık kimi gözüne kestirdiyse, kıvrak vücut hareketleriyle incir parçasını avına uzatıyor. Bu aşamadan sonra kurbanın kuru incirlerden kaçması imkansız hale geliyor ve istemeye istemeye de olsa, artık diyabeti mi var, kuru incire alerjisi mi var bilinmez, karartıyor gözünü, başlıyor kıtır kıtır incir çekirdelerini kırarak yemeye. Asansör sessizliği diye birşey var, herkes susar, o sessizlikte kıtır kıtır kuru incir yediğinizi düşünün ne demek istediğimi anlayacaksınız. İncirci abi, daha önce bir kısmını asansöre binen kişiye ikram ettiği kuru incirin geriye kalan parçalarını ise yine kıvrak el hareketleri ile diğer geçenlere uzatıyor. İşte pek az kişinin farkına vardığı önemli bir nokta var burada. Adam neden inciri bir bütün halinde vermiyor da, öyle bölerek, parça parça veriyor ki? Hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm, yanıtı gayet basit, bu bir paylaşım kültürü, kuru incir rastgele,  birbirlerini tanımayan, koca plazada daha önce birbirlerini hiç fark etmeyen insanlar arasında 
paylaştırılıyor, böylece namı diğer"Kuru İncir Kardeşliği"nin ilk oluşumları ortaya çıkıyor. Aynı kuru inciri paylaşan o anda birbirlerini tanımayan pek çok plaza insanı, artık sonsuza dek sürecek bir kuru incir kardeşliğinin adımlarını atmış oluyorlar. Artık onlar herhangi bir ihtiyaç ya da zorda kalma durumunda birbirlerinin arkalarını kollayan buddyler, birbirlerinin kuru incir kardeşi onlar. Kuru incir kardeşinin işlerine yardım edenler, işe geç kalan kuru incir kardeşi için "Köprüdeymiş çok trafik varmış" diye bahaneler uyduranlar, gelinemeyen bir toplantıda "Dişçide randevusu varmış, yetişemiyor" diyenler,  gizlice müdürün yanına gidip "Müdürüm adam çok zor durumda, düğün yapacakmış, maaşı masraflara yetişmiyormuş, bütün bunlar yetmiyormuşcasına  dedesi de ölmeden önce hacca gidecem diye tutturmuş" diye yalanlar uydurup kuru incir kardeşi için zam isteyenler. Yani  anlayacağınız bir anda sonu gelmez bir fedakarlık girdabının içinde buluyorsunuz kendinizi, kıçı kırık inciri yediniz diye.
 
O gün turnikeleri geçmiş asansöre doğru ilerlerken, kurulu pazarı fark etmiş, başıma geleceklerin farkına önceden varmıştım. Çünkü ben iyi bir gözlemciyim dostum, aşağı Kerolayna'da benim kadar durumu önceden sezip kendini her tehlikeye karşı hazır edebilecek bir Ademoğlu daha bulamazsın, iz sürerim, avlanırım, her şartta hayatta kalmayı bilirim, orman benim evimdir, örümcek hislerim aşırı gelişkindir. Uzun lafın kısası incir bataklığına sürüklenmek gibi bir niyetim yoktu. Çünkü ben bu ormanlarda yalnız avlanırım, bir kuru incir kardeşine ihtiyacım yok benim. Neyse ne diyorduk, incirci abiye, her ne kadar görünmemek için kenardan kenardan, sırtımı duvara dayayıp, ondan yana bakmamaya dikkat ederek gittiysem de, kartal gözleriyle beni görmesi ve  içi incir dolu bez torbasından çıkardığı incirini üç parçaya bölüp, elinde bir parça kuru incir ile üzerime seyirtmesi bir oldu. Satıcının kuru incir saldırısını, Rocky serisinden öğrendiğim bir dizi kombine ile ustaca savuşturdum. Afallayan incirci adama, bahane olarak  "Dayı ben yemeği yeni yedim, tatlıyı da fazla kaçırmışım biliyon mu, ama sen bana ordan tart bi 10 liralık, ben evde de yerim" dedim. Şimdi soracaksınız, yani  hepiniz değilse de bir kısım içten pazarlıklı olanlarınınız, beni değilde organik tarımı seçenleriniz soracaktır  "Hem adamın verdiği bedava inciri almıyon, hem de gidip on liralık tarttırıyon, ne alaka, ne tutarsız adamsın be!" diyeceksiniz. Öyle demeyin sevgili okur! Bu yaptığım,  inciri reddedilen adamın hırslanıp daha şiddetli saldırmasını önlemeye yönelik bir nevi rüşvet. Neyse, adamın ikramını reddetmeme bozulduğunu  incir dağıtmaktan güçlenmiş ve kas yapmış sağ eli ile yarım kuru inciri sıkıp suyunu çıkarmasından anlayabiliyordum ama her ne olursa olsun, o güler yüzünü koruyor, kızgınlığını  belli etmemeye çalışıyordu. Ne de olsa "O bir profesyoneldi".

On liralık inciri tarttıktan sonra vermiş olduğum yirmi liramın üstünü alıp bir an evvel oradan uzaklaşmalıydım ama onun pes etmeye hiç de niyeti yoktu. Elleri yeni bir hamle için ustaca hazırda bekliyor, fıldır fıldır gözleri kuru bakliyat tezgahının üstünde bir radar hüneri ile geziniyordu. Bense kuru incir kardeşliğinden yırtmış olmanın  haklı gururunu yaşıyordum. Ailem bu konuda çok hassastı, zamanında okurken hiç bir gruba, sendikaya ya da derneğe bağlı olmamamı, yasa içi olsun dışı olsun toplantılara katılmamamı, yalnızca derslerime odaklanmamı istediklerinden  içgüdüsel bir şekilde gelişen bu özelliğim incir kardeşliğine de uzak durmamı, daha bir mesafeli olmamı salık veriyordu. Bu arada adam bir sonraki hamlesi için seçimini yapmış, kestane çuvalından çıkardığı kocaman kestanelerden birini almış, "Bakın bunlar pişirilmeden de yenilebiliyor, organik kestane bunlar" dedikten sonra kestaneyi sulu ağzında, dişleriyle çatır çutur kırmaya uğraşıyordu. Kırdıktan sonra kestanenin içini özenle ayırdı yine yarısını bana uzattı, diğer yarısını ise orda asansör bekleyen başka birine fırlattı. İşte bu da bir kestane kardeşliği adımıydı.  "Yok dayı saol almayayım" demememle yelkenlerini iyice suya indirmiş, kemçük ağızı daha bir içe geçmişti. Kıvrak zekam yine devreye girdi. Onun bu mahzun halinden kurtulmasına bir nebze de katkım olabilir diye "Kestanenin mevsimi geçti dayı, kurtlanır bunlar bi kaç güne” dedim. Sanki yıllardır İstiklal Cadesinde kenarına gaz lambası asılmış el arabamda kestane satıyormuşçasına bilge bir şekilde, sanki apartmanın arkasında göz alabildiğince geniş bir  kestane bahçesi olan, kestanelerini 170 ülkeye ihraç eden bir çiftçiymişçesine konuşmuştum.  O ise bana " Kuzum böyle ağdalı ağdalı konuşmayı nerden öğrendin, sende anlam veremediğim bir şeyler var ama eninde sonda çözüleceksin, bu tezgahtan nice incir yemem diyen koç yiğitler, incir yiye yiye geldi geçti bir bilsen!" gibi bir bakış atıyordu.


  Ancak bir anda az önceki kemçik ağızlı halinden eser kalmadı, deri montunun iç cebinden çıkardığı güneş gözlüklerini çıkardı, taktı ve dudaklarına sinsi bir gülümseme kondurarak, " Sizi temin ederim bay Yol, bu kestaneler kurtlanmaz! "dedi.. Bu defa ben afalladım.. Tanrım ! Adam beni tanıyordu.. Belki daha neleri biliyordu. Bütün gizli kapaklı işlerimi, ailemi, nerede oturduğumu, Yalovada askerlik yaptığımı.. kahretsin ! ...  " Adımı.. adımı nerden biliyorsunuz bay satıcı" dedim.. Gözlüğünü çıkarıp, kemçik ağzını geri getirerek,  "Boynuna astığın kimlikte yazıyo abi, yoksa nerden bileyim" dedi.  Bu adamdan iyice işkillenmiştim ve bir an önce oradan uzaklaşmalıydım, "Tamam paranın geri kalanına da kestane ver" dedim. Kestaneyi de tartıp verdikten sonra artık arkama bile bakmadan, yarın yokmuşçasına kaçmalı uzaklaşmalıydım ordan. Öyle de yaptım, ben kaçarken o da seri adımlarla sanki benim koşma hızım onun yürüme hızı ile eşitmiş gibi ilerliyordu. Elinde beyaz plastik bir su bardağına yarım doldurduğu sıvıyı göstererek "Bak abim! Badem çayım var, bak bu yarım bardağın üstüne sıcak su ilave edip karıştırıyorsun,  bak bu da organiktir" dedi.. Daha hızlı koşmaya başlarken elindeki bardağın yarım doldurulduğunu gördüm, muhtemelen diğer yarısını da asansör bekleyen başka bir kurbana vermek için hazırda tutarak, badem çayı kardeşliği planları kurduğunu hemen oracıkta koşar adım anlayıverdim. Ben arayı açıp uzaklaşırken, o arkamdan "İncir reçeli var bak! İncir reçelsiz kahvaltı olmaz" diye haykırıyordu. Yerın yokmuşçasına kaçmaya devam ettim.
Bitti.. Son..

19 Şubat 2013 Salı


DERTLİ GÜRUH VE İSVEÇ'Lİ KIZLAR



Hiç bir zaman insanların içlerini doya doya dökebilecekleri, dertlerini paylaşabilecekleri, zor günlerinde başlarını omzuma koyup salya sümük ağlayabilecekleri bir adam olamadım. Olamadım diyorum çünkü bu gerçekten sahip olmayı istediğim bir özellikti. Hangi erkek istemez Twilight'ın Bella'sının zor günlerinde başını koyabileceği şefkat yuvası omuzlara sahip olamamayı. Bize öğretilen kadın milleti iki tip erkekten hoşlanır, bir kendilerini güldürebilen, iki kendilerini dinleyen. Bunların dışında kalan bütün diğer erkekler ya serseridir ya da hayırsız. İşte ben de bu öğreti ışığında "Zaten az çok güldürü yeteneğim var şimdi ben buna bir de sevdiğini dinleyen, derleşilebilen, anlayışlı erkek sıfatını eklersem, kadınları etkileyebilme konusunda çift anadal yapmış olurum valla" diyerek bu yola baş koydum.

Gece gündüz çalıştım. Önüme gelen herkesin derdini dinledim. Mahalle bakkalının veresiye defterli günlerine özlemini, süper marketlere olan kinini ama buna rağmen bazen  gizli gizli BIM'e girip çayının yanına uygun fiyata tuzlu fıstık, beyaz leblebi ve eti cin aldığını ve nasıl vicdan azabını çektiğini dinledim. Annemle birlikte altın günlerine katılıp ev kadınlarının peynirli poğaçayı  daha güzel pişirmek için nelerin yapılıp nelerin yapılmaması gerektiğini, altının onsunun bu yılki seyrinin altın günlerine olağan etkisini, dolar-altın paritesi ile kısır-peynirli poğaça arasındaki hassas dengenin korunması için altın gününde mahalleli kadınların alacakları bir dizi tedbiri dinledim.


 Mesela  arabada giderken rastgele bir radyo programında spiker " evet sevgili dinleyiciler !" diye lafa başlasa sırf dinleyici güdülerim gelişsin diye artık konu "Fındık üreticilerinin sorunları" mı olur, "Ataerkil toplumda şampuanın yeri mi" olur, "Bir anlatım biçimi olarak ebru sanatı" mı olur hiç ayırt etmeden dinledim. Aynen gözlerini bağlatıp, ıssız bir yerde kulaklarının gelişmesi için börtü böceği dileyen Cüneyt Arkın gibiydim. Bir gün  üniversite sınavına hazırlanırken koskoca hayatının 3 saatlik bir sınava sığdırılmasının anlamsızlığı üzerine iphone3'ünden twitler atan komşunun liseli oğlu bize geldi. Babasını yeni çıkan iphone 5 aldırmak için bir türlü ikna edemiyişini anlattı, dinledim. Bu, benim açımdan anlayışlı mizacımı kız arkadaşlarının can yoldaşı olabilecek erkek güdülerimi deneyebileceğim bir nevi sınav niteliğindeydi. Ona babası ile konuşacağımı, babasının ona iphone 5 alması için elimden geleni yapacağımı anlattım, gerekirse kendi kredi kartımı verip taksitleri benim kartım üzerinden ödetecektim. Adam bu arada 3 bardak bayat çayı içti ve sonrasında "Mustafa abi'de çay keyfi!" diye twit atıp çıktı gitti. İşte herşey bu twitçi herifin yüzünden başladı. Sonraki gün ondan duymuş olacak ki, daha önce hiç görmediğim liseli bir genç gelip, sınav stresinden, deneme sınavlarının çok kötü geçtiğinden bu sene sınava ikinci kez gireceğinden yine kazanamazsa green kart alıp Amerika'ya gideceğinden falan bahsetti.. Bütün bunları anlatırken bir yandan da daha önce hiç girmediği evin bilmediği mutfağına girmiş çayı demlemiş, bir bardak bana bir bardak kendine çay koymuş, montunun iç cebinden çıkarttığı eti cini açmış yemeye başlamıştı. Beşinci bardağın sonuna gelirken sınıflarında neden hiç güzel kız olmadığına ve bütün güzel kızların yan sınıfta çiroz adamların oyuncağı olduğuna isyan ederek kapıyı çarptı gitti. Günler geçtikçe artık birilerinin evime gelip dertlerini anlatması, eteklerindeki taşlarını dökmesi olağan bir hal almıştı. Koca dayağı yiyen kadınlar, beyaz atlı prensleri bir türlü gelmeyen artık beyaz attan ve prens ünvanından vazgeçip ne olursan ol gel diyen kızlar, iş bulamayan üniversiteli gençler, günü siftahsız bitiren esnaf ve daha başka dertli kim varsa bana gelir çayını içip rahatlar içini döker çeker gider olmuştu. Evim bir nevi psikoterapi merkezi , bir nevi şahsına münhasır pozitif enerji kaynağı , insanların iç huzuru bulduğu yer haline gelmeye başlamıştı. Mahallede saygı duyulur hale gelmiştim  ve ne zaman manavın kasabın önünden geçsem kollarım yarım kilo kuşbaşı,  bir kese kağıdı deveci armudu, iyisinden Boyabat pirinci ile dolup taşıyordu. Bu insanların bana teşekkür etme şekli idi. Üniversite sınavını kazanamayan ama yine de babasına iPhone 5 aldırabilen genç beni menşın ederek teşekkür twiti atıyor, sınıfına  güzel kız gelen  liseli gelip elimi öpüyor, altın fiyatlarındaki dalgalanmalar sayesinde kar eden altın güncü teyzeler yaprak sarmaları ile minnetlerini ifade ediyorlardı. Kısmetini arayan kız tavsiyem üzerine Latin dansları kursuna katılmış, seyrek saçlı bir pres ile tanışmıştı ve işler yolunda gidiyordu. Evet çok yıpranıyorum çok yoruluyor, gelen giden çok oluyor, sabah 7'den akşam 9'a kadar mesai yapıp dert dinliyor tavsiye veriyorumdum, ocakta kaynayan çayın haddi hesabı yoktu ama "Emeklerimin meyvesini aldığım an yok mu bu her şeye değer" diye keriz keriz kendimi avutuyordum. Bu arada bütün bunları yapabilmek için şirketten ücretsiz izin almıştım. Geçimimi bu şekilde sağlayabilirsem şirketten ayrılmak da planlarım arasındaydı. Bazen bana gelemeyenlere ev ziyaretleri düzenliyor, dertlerini tasalarını yerinde inceliyordum.



Ancak bir şeylerin yanlış olduğunu da alttan alta seziyordum. Ben bu yola baş koyarken hayalim İsveç'ten, Sen Petersburgdan gelen sarışın mavi gözlü kızların her ne kadar dillerini anlamasam da problemlerini dinlemek, yeri gelince başlarını omzuma koyup ağlamalarına izin vermek, onlara "üzülme, seni daha iyi anlayan adamlara layıksın, ben hep yanında olacağım" diye bildiğin elin İsveç'lisini Türkçe teselli etmek istiyordum. Ancak aylar geçti, evime gelenlerin haddi hesabı olmamasına rağmen  karşılaştığım en yabancı insan aynı ilçenin başka mahallesinden artık ne yazın yaz, ne kışın kış olmadığından dem vuran, mevsimlerin düzensizliğinden şikayet eden, eklemlerindeki ağrıyı buna bağlayan bir teyze idi.



Bir gün iş yerimden bir arkadaşım dertlerini anlatıp, içini döktükten sonra bana " Ne iyi adamsın aynı kuşçu gibi" dedi. " Kuşcu kim? " dedim. " Deli yürekte vardı, herkesin derdine ortak olurdu. Onun da senin gibi piknik tüpünün üstünde sürekli kaynayan çayı eksik olmazdı" dedi. O an başımdan o çaydanlıktaki kaynar sular dökülmüştü. Anlayışlı adam ayağına onlarca güzel kız arkadaşı olan adam olmak isterken,  bir anda yalnızca bir problem olduğunda varlığı hissedilen, kendine ait  doğru düzgün hikayesi olmadığından hep başkalarının hikayelerini dinleyen, feleğin çemberini avucunun içi gibi biliyormuşçasına davranan, dudaklarda zaten belliydi ben biliyordum böyle olacağını hacım duruşu olan, mağrur, gelene gidene çay içirip onların gazını alan bir adam oluvermiştim. Toplum kendine aksakallı bir bilge, bir dede korkut, bir deli yüreğin kuşçusu hepsinden de önemlisi fırtınalı günlerde sığınabilecekleri bir liman arıyordu ve görünüşe göre kurban olarak ben seçilmiştim. Bu İsveçli, Sen Petersburg'lu kızları geçtim, ortalama bir Türk kızının bile kaldırabileceğinden  fazla dinleyen, fazla dertleşilebilen adam modeli idi. Beni Deli Yürek dizisindeki Deli Yürekli adam Kenan İmrizalıoğlu'nun can yoldaşı dert dinleyen kuşçuya benzeten arkadaşım konuşa dursun oradan apar topar uzaklaştım. Zamandan kazanmak için bir taksiye atladım ve eve geldim. Oturduğum binanın kapısının önü, bir an önce içlerini dökmek isteyen Dertli Güruh tarafından kuşatılmıştı. Böyle bir kuşatmayı zaiyatsız yarmak imkazsızdı. Beni gördüklerinde gözlerinde kurban bayramında kesilmek için satın alınan koça gösterilen şefkatli bakışların aynısını gördüm; baş hafif yana eğik, dudaklarda belli belirsiz bir tebessüm ve kaşlar Emlak Bankasının logosundaki çatıya benzer bir şekil oluşturmuş.  Yavaş yavaş geri çekildim, çünkü amacım onları ürkütmek değildi..  Dertli Güruh'u sinirlendirmek böyle bir durumda en son yapmak isteyeceğim   şeydir. Minimum 3 kişiden oluşan bir Dertli Güruh'un ürkütülmesi halinde, kurban tamiri imkansız hasarlar alabilir. Binanın arkasına geçtim.  Evim 4. katta idi, lanet olsun neden benim evim tek katlı değil ve neden benim evimin zor durumlarda girilebilecek, alt tarafında kedi köpek , üst tarafında mektup zarfı girişi olan bir bahçe kapısı yok diye isyan ettim. Dertli Güruh'un gözlerinden uzak bir kuytuda, cenin pozisyonu alarak benden ümidi kesip teker teker, ikili, üçlü guruplar halinde ayrılmalarını bekledim. Sonra eve girip beni iyi bir dinleyici yapan ne varsa bir çuvala doldurdum.

Yeni aldığım çaydanlık takımını, ziyaretçilerim tarafından getirilen 100 gramlık küçük karton kutulu Çaykur Turist Çaylarını, paket paket Balküpü şekerleri, manavın artık göndermeyi adet edindiği deveci armutlarını, pilavını yemesi kısmet olmayan Boyabat pirincini, ziyaretçilerime önerdiğim "Başarılı olmanın yüz altın kuralı" tarzında yazılmış bütün kişisel gelişim kitaplarını..  Hepsini doldurdum çuvala ve gecenin karanlığında çıktım dışarı,  apartmanın uzak bir köşesine taşıdım çuvalı. Torbadan çıkardığım, ziyaretçilerim tarafından getirilen onlarca limon kolonyasını sırayla, kaliteli kalitesiz ayrımı yapmadan döktüm bez çuvalın üstüne. "Ulan keşke sigara içseydim de zippo çakmağım olsaydı şimdi ne havalı olurdu, zippomla sigaramı yaktıktan sonra sırtım çuvala dönük şekilde uzaklaşırken, yüz liralık zippoyu çuvalın üzerine atarak çuvalı yakmak" diye düşündüm. Turuncu renkli bir liralık şeffaf çakmağı bir kaç kez çaktıktan sonra torbaya yaklaştırıp alev aldırdım. Torbadaki Çaykur'ların yanması ile mahalleyi mis gibi limon kolonyalı çay kokusu kapladı.'Keşke biraz tomurcuk olsa, daha bi güzel kokar bu' diye aklımdan geçtiyse de, bakkala gidip tomurcuk çay alma fikrimi tehlikeli olabilir diye rafa kaldırdım. Ve işte artık torba ve içinde mahallenin dertlerini aralıksız dinleyen o adama dair ne varsa yanıyordu.


O anda sanki "yeşil Yol" filmindeki zenci devin Tom Hanksin hayalarını elleyip onu iyi ettikten sonra koca ağzını açıp içinden bir sürü börtü-böcek, sinek ve arı çıkarması gibi bende ağzımı yıldızlı gökyüzüne açarak, iki kolum yanlarda  sanki havayı kucaklayacakmış gibi durarark uzunca süre hohladım. (Gerçi hala anlayabilmiş değilim o Michael Duncan'ın ağzından çıkanlar ne idi. Bizim oralarda küçük sinekler olur, kümeler halinde akşam üzeri çıkarlar, adı üvezdir, aynı ondan işte, belki yanlış yazıyor da olabilirim) Üzerimde toplanan ve mahalleliden kalan bütün dertler yok olup gitmişti sanki. Bir karar aldım artık mahallelinin ya da bir başkasının derdini gerçekten dinlemeyecek, dinler gibi davranacaktım. Bence bu adil bir karardı. Ne demiş atalarımız "win-win", yani ben de kazanayım oda kazansın (nasıl da yavşak bir söz olmuş, Allah'tan bizim atalarımız söylememiş bu ata sözünü, win-win ne yaa! )

Özgürleşmiş ve fakat, yine de güzel kız bulmak için anlayışlı adam kimliğindeki Mustafa olarak kendime bi neskafe hazırladım evimde, ne de olsa uzun süre çay içmeyi düşünmüyordum. Çay dertleşirken içilebilecek bir içecektir. Laptop'ımı açtım ve twitterda "@mustafayol abi babama o kadar yalvarıp, şerefimi ayaklar altına almama rağmen bitürlü Samsung Note 2 almıyor adam :(( "  şeklinde bir dert yanma twiti gördüm.

"@.. sktir lan! " twiti ile adamı menşın ettikten sonra, facebook'a bakayım bi de dedim. Zaten saatte geç olmuştu, bir kaç komik, kedili video izledikten sonra uyuyakalmışım.

SON