DERTLİ GÜRUH VE İSVEÇ'Lİ KIZLAR

Hiç bir zaman insanların içlerini doya doya dökebilecekleri, dertlerini paylaşabilecekleri, zor günlerinde başlarını omzuma koyup salya sümük ağlayabilecekleri bir adam olamadım. Olamadım diyorum çünkü bu gerçekten sahip olmayı istediğim bir özellikti. Hangi erkek istemez Twilight'ın Bella'sının zor günlerinde başını koyabileceği şefkat yuvası omuzlara sahip olamamayı. Bize öğretilen kadın milleti iki tip erkekten hoşlanır, bir kendilerini güldürebilen, iki kendilerini dinleyen. Bunların dışında kalan bütün diğer erkekler ya serseridir ya da hayırsız. İşte ben de bu öğreti ışığında "Zaten az çok güldürü yeteneğim var şimdi ben buna bir de sevdiğini dinleyen, derleşilebilen, anlayışlı erkek sıfatını eklersem, kadınları etkileyebilme konusunda çift anadal yapmış olurum valla" diyerek bu yola baş koydum.
Gece gündüz çalıştım. Önüme gelen herkesin derdini dinledim. Mahalle bakkalının veresiye defterli günlerine özlemini, süper marketlere olan kinini ama buna rağmen bazen gizli gizli BIM'e girip çayının yanına uygun fiyata tuzlu fıstık, beyaz leblebi ve eti cin aldığını ve nasıl vicdan azabını çektiğini dinledim. Annemle birlikte altın günlerine katılıp ev kadınlarının peynirli poğaçayı daha güzel pişirmek için nelerin yapılıp nelerin yapılmaması gerektiğini, altının onsunun bu yılki seyrinin altın günlerine olağan etkisini, dolar-altın paritesi ile kısır-peynirli poğaça arasındaki hassas dengenin korunması için altın gününde mahalleli kadınların alacakları bir dizi tedbiri dinledim.
Mesela arabada giderken rastgele bir radyo programında spiker " evet sevgili dinleyiciler !" diye lafa başlasa sırf dinleyici güdülerim gelişsin diye artık konu "Fındık üreticilerinin sorunları" mı olur, "Ataerkil toplumda şampuanın yeri mi" olur, "Bir anlatım biçimi olarak ebru sanatı" mı olur hiç ayırt etmeden dinledim. Aynen gözlerini bağlatıp, ıssız bir yerde kulaklarının gelişmesi için börtü böceği dileyen Cüneyt Arkın gibiydim. Bir gün üniversite sınavına hazırlanırken koskoca hayatının 3 saatlik bir sınava sığdırılmasının anlamsızlığı üzerine iphone3'ünden twitler atan komşunun liseli oğlu bize geldi. Babasını yeni çıkan iphone 5 aldırmak için bir türlü ikna edemiyişini anlattı, dinledim. Bu, benim açımdan anlayışlı mizacımı kız arkadaşlarının can yoldaşı olabilecek erkek güdülerimi deneyebileceğim bir nevi sınav niteliğindeydi. Ona babası ile konuşacağımı, babasının ona iphone 5 alması için elimden geleni yapacağımı anlattım, gerekirse kendi kredi kartımı verip taksitleri benim kartım üzerinden ödetecektim. Adam bu arada 3 bardak bayat çayı içti ve sonrasında "Mustafa abi'de çay keyfi!" diye twit atıp çıktı gitti. İşte herşey bu twitçi herifin yüzünden başladı. Sonraki gün ondan duymuş olacak ki, daha önce hiç görmediğim liseli bir genç gelip, sınav stresinden, deneme sınavlarının çok kötü geçtiğinden bu sene sınava ikinci kez gireceğinden yine kazanamazsa green kart alıp Amerika'ya gideceğinden falan bahsetti.. Bütün bunları anlatırken bir yandan da daha önce hiç girmediği evin bilmediği mutfağına girmiş çayı demlemiş, bir bardak bana bir bardak kendine çay koymuş, montunun iç cebinden çıkarttığı eti cini açmış yemeye başlamıştı. Beşinci bardağın sonuna gelirken sınıflarında neden hiç güzel kız olmadığına ve bütün güzel kızların yan sınıfta çiroz adamların oyuncağı olduğuna isyan ederek kapıyı çarptı gitti. Günler geçtikçe artık birilerinin evime gelip dertlerini anlatması, eteklerindeki taşlarını dökmesi olağan bir hal almıştı. Koca dayağı yiyen kadınlar, beyaz atlı prensleri bir türlü gelmeyen artık beyaz attan ve prens ünvanından vazgeçip ne olursan ol gel diyen kızlar, iş bulamayan üniversiteli gençler, günü siftahsız bitiren esnaf ve daha başka dertli kim varsa bana gelir çayını içip rahatlar içini döker çeker gider olmuştu. Evim bir nevi psikoterapi merkezi , bir nevi şahsına münhasır pozitif enerji kaynağı , insanların iç huzuru bulduğu yer haline gelmeye başlamıştı. Mahallede saygı duyulur hale gelmiştim ve ne zaman manavın kasabın önünden geçsem kollarım yarım kilo kuşbaşı, bir kese kağıdı deveci armudu, iyisinden Boyabat pirinci ile dolup taşıyordu. Bu insanların bana teşekkür etme şekli idi. Üniversite sınavını kazanamayan ama yine de babasına iPhone 5 aldırabilen genç beni menşın ederek teşekkür twiti atıyor, sınıfına güzel kız gelen liseli gelip elimi öpüyor, altın fiyatlarındaki dalgalanmalar sayesinde kar eden altın güncü teyzeler yaprak sarmaları ile minnetlerini ifade ediyorlardı. Kısmetini arayan kız tavsiyem üzerine Latin dansları kursuna katılmış, seyrek saçlı bir pres ile tanışmıştı ve işler yolunda gidiyordu. Evet çok yıpranıyorum çok yoruluyor, gelen giden çok oluyor, sabah 7'den akşam 9'a kadar mesai yapıp dert dinliyor tavsiye veriyorumdum, ocakta kaynayan çayın haddi hesabı yoktu ama "Emeklerimin meyvesini aldığım an yok mu bu her şeye değer" diye keriz keriz kendimi avutuyordum. Bu arada bütün bunları yapabilmek için şirketten ücretsiz izin almıştım. Geçimimi bu şekilde sağlayabilirsem şirketten ayrılmak da planlarım arasındaydı. Bazen bana gelemeyenlere ev ziyaretleri düzenliyor, dertlerini tasalarını yerinde inceliyordum.
Bir gün iş yerimden bir arkadaşım dertlerini anlatıp, içini döktükten sonra bana " Ne iyi adamsın aynı kuşçu gibi" dedi. " Kuşcu kim? " dedim. " Deli yürekte vardı, herkesin derdine ortak olurdu. Onun da senin gibi piknik tüpünün üstünde sürekli kaynayan çayı eksik olmazdı" dedi. O an başımdan o çaydanlıktaki kaynar sular dökülmüştü. Anlayışlı adam ayağına onlarca güzel kız arkadaşı olan adam olmak isterken, bir anda yalnızca bir problem olduğunda varlığı hissedilen, kendine ait doğru düzgün hikayesi olmadığından hep başkalarının hikayelerini dinleyen, feleğin çemberini avucunun içi gibi biliyormuşçasına davranan, dudaklarda zaten belliydi ben biliyordum böyle olacağını hacım duruşu olan, mağrur, gelene gidene çay içirip onların gazını alan bir adam oluvermiştim. Toplum kendine aksakallı bir bilge, bir dede korkut, bir deli yüreğin kuşçusu hepsinden de önemlisi fırtınalı günlerde sığınabilecekleri bir liman arıyordu ve görünüşe göre kurban olarak ben seçilmiştim. Bu İsveçli, Sen Petersburg'lu kızları geçtim, ortalama bir Türk kızının bile kaldırabileceğinden fazla dinleyen, fazla dertleşilebilen adam modeli idi. Beni Deli Yürek dizisindeki Deli Yürekli adam Kenan İmrizalıoğlu'nun can yoldaşı dert dinleyen kuşçuya benzeten arkadaşım konuşa dursun oradan apar topar uzaklaştım. Zamandan kazanmak için bir taksiye atladım ve eve geldim. Oturduğum binanın kapısının önü, bir an önce içlerini dökmek isteyen Dertli Güruh tarafından kuşatılmıştı. Böyle bir kuşatmayı zaiyatsız yarmak imkazsızdı. Beni gördüklerinde gözlerinde kurban bayramında kesilmek için satın alınan koça gösterilen şefkatli bakışların aynısını gördüm; baş hafif yana eğik, dudaklarda belli belirsiz bir tebessüm ve kaşlar Emlak Bankasının logosundaki çatıya benzer bir şekil oluşturmuş. Yavaş yavaş geri çekildim, çünkü amacım onları ürkütmek değildi.. Dertli Güruh'u sinirlendirmek böyle bir durumda en son yapmak isteyeceğim şeydir. Minimum 3 kişiden oluşan bir Dertli Güruh'un ürkütülmesi halinde, kurban tamiri imkansız hasarlar alabilir. Binanın arkasına geçtim. Evim 4. katta idi, lanet olsun neden benim evim tek katlı değil ve neden benim evimin zor durumlarda girilebilecek, alt tarafında kedi köpek , üst tarafında mektup zarfı girişi olan bir bahçe kapısı yok diye isyan ettim. Dertli Güruh'un gözlerinden uzak bir kuytuda, cenin pozisyonu alarak benden ümidi kesip teker teker, ikili, üçlü guruplar halinde ayrılmalarını bekledim. Sonra eve girip beni iyi bir dinleyici yapan ne varsa bir çuvala doldurdum.Yeni aldığım çaydanlık takımını, ziyaretçilerim tarafından getirilen 100 gramlık küçük karton kutulu Çaykur Turist Çaylarını, paket paket Balküpü şekerleri, manavın artık göndermeyi adet edindiği deveci armutlarını, pilavını yemesi kısmet olmayan Boyabat pirincini, ziyaretçilerime önerdiğim "Başarılı olmanın yüz altın kuralı" tarzında yazılmış bütün kişisel gelişim kitaplarını.. Hepsini doldurdum çuvala ve gecenin karanlığında çıktım dışarı, apartmanın uzak bir köşesine taşıdım çuvalı. Torbadan çıkardığım, ziyaretçilerim tarafından getirilen onlarca limon kolonyasını sırayla, kaliteli kalitesiz ayrımı yapmadan döktüm bez çuvalın üstüne. "Ulan keşke sigara içseydim de zippo çakmağım olsaydı şimdi ne havalı olurdu, zippomla sigaramı yaktıktan sonra sırtım çuvala dönük şekilde uzaklaşırken, yüz liralık zippoyu çuvalın üzerine atarak çuvalı yakmak" diye düşündüm. Turuncu renkli bir liralık şeffaf çakmağı bir kaç kez çaktıktan sonra torbaya yaklaştırıp alev aldırdım. Torbadaki Çaykur'ların yanması ile mahalleyi mis gibi limon kolonyalı çay kokusu kapladı.'Keşke biraz tomurcuk olsa, daha bi güzel kokar bu' diye aklımdan geçtiyse de, bakkala gidip tomurcuk çay alma fikrimi tehlikeli olabilir diye rafa kaldırdım. Ve işte artık torba ve içinde mahallenin dertlerini aralıksız dinleyen o adama dair ne varsa yanıyordu.
O anda sanki "yeşil Yol" filmindeki zenci devin Tom Hanksin hayalarını elleyip onu iyi ettikten sonra koca ağzını açıp içinden bir sürü börtü-böcek, sinek ve arı çıkarması gibi bende ağzımı yıldızlı gökyüzüne açarak, iki kolum yanlarda sanki havayı kucaklayacakmış gibi durarark uzunca süre hohladım. (Gerçi hala anlayabilmiş değilim o Michael Duncan'ın ağzından çıkanlar ne idi. Bizim oralarda küçük sinekler olur, kümeler halinde akşam üzeri çıkarlar, adı üvezdir, aynı ondan işte, belki yanlış yazıyor da olabilirim) Üzerimde toplanan ve mahalleliden kalan bütün dertler yok olup gitmişti sanki. Bir karar aldım artık mahallelinin ya da bir başkasının derdini gerçekten dinlemeyecek, dinler gibi davranacaktım. Bence bu adil bir karardı. Ne demiş atalarımız "win-win", yani ben de kazanayım oda kazansın (nasıl da yavşak bir söz olmuş, Allah'tan bizim atalarımız söylememiş bu ata sözünü, win-win ne yaa! )
Özgürleşmiş ve fakat, yine de güzel kız bulmak için anlayışlı adam kimliğindeki Mustafa olarak kendime bi neskafe hazırladım evimde, ne de olsa uzun süre çay içmeyi düşünmüyordum. Çay dertleşirken içilebilecek bir içecektir. Laptop'ımı açtım ve twitterda "@mustafayol abi babama o kadar yalvarıp, şerefimi ayaklar altına almama rağmen bitürlü Samsung Note 2 almıyor adam :(( " şeklinde bir dert yanma twiti gördüm.
"@.. sktir lan! " twiti ile adamı menşın ettikten sonra, facebook'a bakayım bi de dedim. Zaten saatte geç olmuştu, bir kaç komik, kedili video izledikten sonra uyuyakalmışım.
SON


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder