28 Şubat 2012 Salı

CENGİZ'İN MEKTUBU ve  KAR TATİLİ ve bir de VALİ

"Üç kat daha zor olur sabahları soğuk havada uyanmak. Hele bir de perdenin açık kalan aralığından yağmaya devam eden karı görürsek. Böyle zamanlarda seni düşünmezsem ısınmaz içim, asla kalkamam yatağımdan..
Aynı ilkokul günlerimdeki gibi.
Hani kar yağıyordur. Okula yetişmek için bir an önce önlüğünü giymen ve kahvaltını yapman gerekir. İstemeye istemeye çıkarsın yatağının içinden. Kar şimdiden beyazlamıştır bile yolları, çatıları, park halindeki arabaları, bahçeyi.. Ve işin güzel tarafı aynı karın okulun yollarını da beyazlamış olmasıdır. Üstünü giymeden, yalınayak soğuk yerlere basarak, televizyonun bulunduğu odaya gidersin. Oturma odasına ait yeryüzü daha fazla mı soğumuştur ne!
Televizyonu açıp kanal kanal gezersin.. Fakat hiçbir "Günaydın Türkiye..." programı, okulların o gün  tatil olduğundan dem vurmaz. Hiç bir alt yazıda yazmaz " Valilikten yapılan açıklamaya göre yoğun kar yağışı nedeni ile ilk ve orta dereceli okullarda...." tarzında güzel bir yazı. Evden çıkış saatin yaklaştıkça umudun tükenir. Dünyanın sonu gelmiştir senin için. O anlarda Maya takvimine göre 2012'nin sonlarındadırsın.. Çünkü hiç bir sabah bülteni seni sıcak yatağına geri göndermenin haberini vermemiştir.  Montunu giyip evden çıkmak üzereyken, keşke şöyle olsa diye geçer aklından , ne bileyim vali çıksa canlı yayına dese ki " Duyduk duymadık demeyin değerli vatandaşlar, sevgili hemşehriler.. Okullar tatil bugün, çok kar yağıyor yahu.. Yavrucuklarımız, sıcak yataklarında saat 10'a kadar yatabilirler, tamm tamm hadi 11 olsun ama bu son tammm mı?  ". Oysa o haber, televizyonun bimem kaç tane kanalının hiç birinden gelmez, buna uydu ve kablolular da dahildir. " Kaliteli ve ilkeli yayıncılık batsın ! Kar tatili haberini veremedikten sonra! " dersin ve çıkarsın evden istemeye istemeye.

İşte senden haber alamadığım günlerde aynı o sabahlarda hissettiğim iç sıkıntısını hissediyorum.  Beni sensiz, senden habersiz bırakma..

Sonra karlı yollara basa basa okula gidersin, ki o anlar çok eğlencelidir, hırc hırc gibi garip ama güzel bir ses  çıkar bastığın her çiğnenmemiş kar yığınından. Okula varmışsındır. Bütün arkadaşların senin yaptığının aynısını yapmıştır sabah kalkınca. Hepsinin yüzünde okulların neden tatil olmadığına dair bir üzüntü, bir hak yenilmişlik belirtisi  vardır. Herkes isyankardır o anlarda. Zil çalar, ki bu eski çeşit zil sesidir, o zamanlar henüz dijital olarak Beethoven ya da Hababam Sınıfı müziği yoktur piyasada, herkes toplanır giriş kapısında sıralar halinde. Müdür bir açıklama yapar, "Çocuklar okullar bügün tatil edildi, evlerinize dağılabilirsiniz." Posbıyıklı müdür o kadar da kötü biri değil midir ne, şimdiye kadar yaptıklarını affettim diye düşünürsün. Çünkü o güne kadar aldığın en güzel haberdir bu. İkinci güzel haber ise bir önceki seferde aldığın kar tatili haberidir, ve üçüncü güzel haber ise daha önceki bilmem ne tatili haberi.

İşte seni ne zaman görsem, aynı o günlerimdeki kar tatili haberini yeni almış çocuk gibi seviniyorum.
Beni sensiz, senden habersiz bırakma..
"

Sultan o sabah nedense erkenden uyandı.. Hava çok soğuktu. Pencereden dışarı baktı. Kar yağmaya başlamıştı yeni yeni.. Sonra cam kenarında bir şey fark etti.. Üzerinde yeni yeni kar tutmaya başlamış kağıttan bir kurbağa idi  bu. Pencereyi açtı, kurbağayı içeri aldı. Islanmıştı. Sonra kurbağanın içinde birşeyler yazdığını fark etti. Kurbağayı katlarından açarak, kağıda baktığında  yukarıdaki mektup ile karşılaştı.. Yazarı meçhul bir mektup daha..



Terzi Deli Hasan Usta'yı  mı anlatacaktım ?  Belki daha sonra..



Hem belki bu arada vali çıkagelir yanıbaşına, elini omuzuna pıtlatarak "Hadi tatilsin, git evine, yatağında saat ikiye kadar yat. Sen gitmeden yatağını da ısıttırdım ayrıca, sen hiç merak etme ! Bilseydim böyle olacağını sabah hiç evden çıkma derdim ama, işte belli olmuyor havanın hali.. Haa bu arada patronunla filan konuştum, merak etme, o da izin veriyor..  Hadii.. hadi git.. hadiii giiit.. Üç maaş da ikramiye.. lan giiit ! "



26 Şubat 2012 Pazar

BEKARLIĞIN SULTAN'I VE KAĞITTAN KURBAĞA

Dur ! Biraz daha bekle n'olur! Anlatacaklarım henüz bitmedi. Tabi, beni dinlemek zorunda değilsin. Hani bir atasözü vardır, " Sağır sultan da olsan bazı şeylere kulak tıkamaya hakkın vardır !". Ne?  Niye öyle baktın ? Peki, peki, haklısın ben uydurdum, yok böyle bir atasözü. Aman ne bileyim işte, eğer böyle bir yerde bir atasözü kullanırsam anlatacaklarım daha etkili oluyor, yani en azından ben öyle olduğunu düşünüyorum. Şimdi, eğer merak ediyorsan ben anlatmaya başlıyorum.

Öncelikle sana kahramanlarımdan bahsetmek istiyorum. Her gün işe giderken, işten eve dönerken, bir yerlere yetişmeye çalışırken, hep aceleniz varken, sizin hayat telaşı içerisinde gözden kaçırdığınız kahramanlar. Benim ise aylak aylak dolaşırken,  kaldırımın kenarında oturup çekirdek çitleyerek sokaktan geçenleri izlerken, pide kuyruğunda beklerken, belediye otobüsünde arkalara doğru ilerleyip, minibüste yol ağzında müsait bir yerde inerken karşılaştığım sıradan kahramanlar. Yani eğer ömrünüz coşkun akan hayatın seline kapıldıysa onları görebilmeniz zor. Ya da görüyorsunuz hemencecik unutuyorsunuz, malum hayat zor. Bence kahramanlarımın hepsi de süper..  Neyse sizin yine aceleniz vardır, gitmeden başlayayım anlatmaya en iyisi..

Kahramanlardan ilki Sultan Kız.. Yirmilerinde.. Yanı başında otuzuna dayanmak üzere bir merdiven hazır bir şekilde bekliyor onu.. Üniversite okumuş. Bir kaç ay önce kriz bahane edilerek işten çıkarılmış. Bekar.. Kendisi bekarlığın Sultan'ı, aslında mahallede de böyle anılıyor adı. Bir görseniz o kadar güzel ki.. Bir geçmiş zaman masalından kaçmış bir peri kızı gibi. Bu kadar güzel bir insanın hala bekarlık ülkesinde sultanlık makamında olması şaşılacak şey doğrusu. Duyduğum kadarıyla, bir kaç başarısız aşk yaşamış. Aldatılmış. Eğer hala peri güçleri elinde olsaymış, kendisini aldatanları taşa çevirirmiş diyorlar. Ben buna ihtimal vermiyorum. Yok yok, bir zamanlar peri olmasına değil, buna inancım tam. Ama ne olursa olsun insanları taşa çevirecek kadar acımasız olması mümkün değil bu Sultan'ın.


Sonraları ne annesi, ne babası, ne de en yakınları onun beğeneceği hayırlı bir kısmet bulabilmişler, Sultan Kız'a. Şimdiye kadar pek çok meslek grubundan damat aday adayı kapılarını aşındırmış Muhsin Amcaların , zengin mi dersin,  yakışıklı mı,  fabrikatör Numar Bey'in oğlu mu, topçusu, popçusu, yeraltı dünyasının yaralı yüzleri mi (nedense şimdiye kadar ne doktorlar ve ne mühendisler gelmemiş garip bir şekilde ! ) .. Ama yok..  Sultan hiçbirine ne bir olumlu yanıt vermiş, ne de bir ümit. Öyle ki bir süre sonra Muhsin amcaların evine gelen görücü usulcüleri, cevabı önceden belli olan "bir acı kahve içme seremonisi"ne katılıp, çiçek ve çikolatalarını eve bırakıyor ve anı defterine " Sevgili Sultan, bizi bu sefer de reddetmenin, elem ve kederi içinde...." tarzında acılı ifadeler yazarak gerisin geriye dönüyorlarmış. Söylentilere göre, civarda evlenecek kızı olan aileler, Muhsin Amcaların evlerinin önüne pusuya yatıp,  Sultan tarafından reddedilen acılı ve kısa bir süreliğine şaşkınlığını üzerinden atamamış damat adaylarını, kar suyu yüzünden şoka uğramış Marmara balıkları gibi  bir bir avlayarak, kendi kızlarıyla evlendiriyorlar ve kendi kızlarının  dünya evlerine sokuyorlarmış.

Şimdiye kadar gördüğüm en güzel kız olan Sultan ise içindeki umudu yitirmeden bir gün elbet karşısına çıkacak olan kurbağayı beklemekteydi. Sultan kurbağayı öpecek, kurbağa ise Sultan'ın aşık olabileceği "O"  adama dönüşecekti. Bu fikrin yanlışlığını kendisine defalarca anlatmaya çalıştım. Onu, evlerine gelen her bir damat adayının aslında bir kurbağa olduğuna inandırmaya uğraştım, ikna olmadı. Neymiş efendim, "kurbağa vaaar, kurbağa var.. ".   Hepsi, aynı değilmiş..  "Sultan, bir kurbağayı ne kadar öpersen öp, kurbağa kurbağadır ve vıraklamayı yalnızca sen onu öptüğün sürece kesecektir. Sonra yine eski halinde vıraklamaya devam edecektir " dedim.. "Varsın, vıraklasın"  dedi.
"Sultan, hayalini kurduğun şey yalnızca masallarda olur " dedim.  " Yaşadıklarımızın bir masaldan ibaret olmadığını ispat edebilir misin bana ? " dedi..
İspat edemezdim, çünkü ben de yaşadıklarımızın bir masal olmadığına inanmıyordum.

Bazı akşamlar,  kendi kendime vıraklıyorum, ne zaman Sultan'ların evlerinin önünden geçsem..  Ha bir de geçenlerde kağıttan  bir kurbağa yapıp bıraktım penceresinin önüne.. Ben  olduğumu anlamış mıdır acaba? Hoş ! Anlamış olsa bile, işsiz güçsüz, sokakların aylağı ve en büyük marifeti kaldırım kenarı çekirdek çitlemek olan  ben, öpülecek olan son kurbağadırımya onun gözünde.. Neyse..
Hem kurbağa da öpülür mü yahu?

Bir sonraki kısımda, sizlere İt Vuran Hasan Amca'dan kısaca bahsedeceğim..

Not: Yazım hatalarım varsa affola, henüz kendi imlama uygun bir kıluvuzum ve yazdıklarımı düzelttirme zahmetine girecek birisim yok :)




21 Şubat 2012 Salı


ÖKÜZLERİ  ANLADIĞIM ZAMAN..

Yazarın Notu: Birazdan okuyacağınız hikayemsi yazının gerçek kurum ve kuruluşlar ile hiçbir alakası yoktur..
Olsa olsa biraz alakalı olabilir.. O da alakadan sayılmaz bence..  Bazı isimleri de aslına uyumsuz şekilde değiştirdim ki, kimse alınmasın, gücenmesin diye.. İyi mi yapmışım ki acaba :/



“ Erken Gelen Son ! “

Uzaklardan gelen trenin sesini duyabiliyorum. Cumhuriyet expresinin sesi bu..  Gelmesi gereken zamandan en az bir on beş dakika geç geldi bu kez istasyona… Ben buraya geleli yarım saati aştı.

Buralara ilk geldiğimde, gişede emekliliğini bekleyen, 
fakat emekliliği bir türlü ona gelmeye razı olmayan ihtiyar bir memur vardı.. Kapalı bir mekanda sürekli aynı işi yapıyor olmaktan olsa gerek, adam demiryolunun tarihi kadar eski görünüyordu. “ En yakın tren ne zaman gelir” dedim..  Dış dünya ile tek bağlantısı olan delikli gişe camına dudaklarını yaklaştırarak, “On beş dakikaya, Cumhuriyet Expresi..” dedi ve bir bilet kesti..  “Bilet almayacağım, teşekkür ederim, yalnızca merak ettim” dedim ve ayrıldım.  Gişe memuru bilet almayacaksan ne diye soruyorsun diye düşünüyordu, ben ordan uzaklaşırken. Elinden  gelse o anda delikli gişe camının deliklerinden dışarı çıkıp, herşeyi geride bırakıp, benim çıktığım kapıdan çıkarak, yeni bir hayata başlamak ister gibi bakıyordu peşimden. Bu istasyonda şahit olduğu şeyler o kadar yorucuyduki onun ihtiyar gövdesi için.. Ayrılıklar, kavuşmalar, terkedilmeler, varış noktası aldatma olan tek yönlü gidiş biletleri.. Hepsinin kadrolu şahidiydi ihtiyar gişe memuru.. İstasyonun kapısından çıkarken dönüp baktım adamın katarakt olmaya yüz tutmuş gözlerine, “Gidiyorum ama  yine geleceğim, üzme  kendini.. Hem emekliliğin yakındır.. Sabret biraz daha.. Şimdilik hoşçakal” dedim içimden..


İstasyon kapısının hemen yanındaki duvar boyunca bir kaç yüz metre yürüyünce, tren yolunu yakından görebileceğim bir yere ulaştım.. Artık aramızda  yalnızca tel bir örgü vardı tren yolu ile.. Burayı aydınlatan tek şey benden birkaç metre uzaktaki gece lambası ve yolun diğer tarafındaki evlerin pencereleri arasından gelen cılız ışıklar idi..  Yerde birkaç parça dün tarihli gazete bulup, tren yolunu en iyi görebilecek yere sererek,  manşet ile köşe yazısının hemen üzerine oturdum..  “Trafik kazalarında acı bilanço..” yazılı bir manşet..  Ölümün de bilançosu tutulur muydu yahu. Ne yaptığımı merak ediyor olmalısın.. Eğer merak etmiyorsan, hemen alt satırdaki parantez içine yazılmış yazıyı da okuyup,  orada kesebilirsin okumayı.. Ya da hemen altından devam edebilirsin..

(isteyenlerin SON'u)


“Yepyeni Bir Başlangıç!”


Şu anda burayı okuduğuna göre neden akşamın bu saatinde tren yolu kenarında oturduğumu, sonrasında neler olacağını merak etmiş olabileceğini  düşünüyorum..
Anlatayım.. Zaten işim bu, anlatmak.. Farklı şekillerde, değişik yollarda hikayeler anlatmak.. Bu kimi zaman bir fotoğraf, belki bir video.. Bazen de bir kaç satır yazmaya çalışıyorum... Ne var ki anlatabilmeyi  her zaman beceremiyorum..  Özellikle içimin dışıma çıkmak istediği zamanlarda.. Yok yok, o şekilde bir için dışa çıkmasından bahsetmiyorum ben..  Hani "O" düşer aklına..  Göğüs kafesinde, korkmuş ve uçmaya başlamış yüzlerce kuş vardır sanki.. Göğsünden oluşan kafesten çıkabilmek için kanat çırpıyorlardır o anda..  İçin daralır,  derinlerden bir yerden ikinci bir sen çıkmak istiyorcasına, kaburgalarını zorlayan bir el hissedersin.. Derin derin nefes alırsın.. Ama yetmez.. Çünkü sana yetecek nefes daha derinlerdedir. Pencereyi açarsın. Odan küçülmüş müdür ne? Terasa çıkarsın buz gibi havaya aldırış etmeden.. Yetmez.. Sokaklar seni bekliyordur.. Işıkları bile söndürmeden dışarı fırlarsın.. Merdivenlerde karşılaştığın komşuna iyi akşamlar demek aklına bile gelmez o anda.. Belki koşmaya bile başlarsın..  Ama olmaz.. Belediyenin pembe renkli kaldırım taşı döşeli yolları, asfalt dökülmüş çirkin  sokaklar, arnavut kaldırımları.. Olmaz ! Hiç biri derdine derman olamaz .. Adımlarını üzerinde taşıyan hiçbir sokak senin iç daralmanı götürmeyi vaadedemez o anlarda sana..
Bunları hiç yaşamadın değil mi?
Ben biraz tecrübeliyim sanırım bu konuda..
İçimin  daraldığı günlerden birinde keşfettim tren yolunu..  Yine sokak aramaktaydım deli divane. Sonra bir ses geldi uzaktan.. Giderek artan bir ses. Yaklaşmakta olan trenin sesisydi bu. Bir anda hayat durdu. Trenin demir yolu ile işbirliği yaparak “ Bizden daha güçlü hiçbir şeyin sesi çıkamaz  ! ” diyen, o sesi hakimdi.. Bir süre sonra azalarak yok oldu ses, tren uzaklaşmıştı.. Orada bekledim ikinci bir treni..  Sonra üçüncüyü.. Üçüncü trenin gelişi ile avazım çıktığı kadar bağırmaya başladım.. Ben değildim  bağıran..  İçimden biri çıkmış, elinde megafon, trene bağırmaktaydı, avazı çıktığı kadar.. İçimden çıkmış  adam, yalnızca bağırmaktaydı. Anladığım kadarıyla o anlarda yalnızca bağırmasının sebebi,  hiç bir şey göremiyor olmasıydı, aşkın gözü kördü.. Diğer  tarafta ise sanki  tren onu dinliyor ve bağırarak ona karşılık veriyordu.


“Hayatta Cumartesi günlerinden daha önemli şeyler de vardır..”

İşte şöyle bağırıyordu o adam..
"Aslııı…. !  Aslı beni duyabiliyormusuuun… Seni çok sevmiştim, seviyoruuum hala da.. Keşke seninle daha çok vakit geçirebilseydim.. Sana anlatmak istediğim o kadar çok şey vardı ki Aslı.....   Alnımdaki yara izini anlatmak istiyordum, küçükken nasıl buz yola düştüğümü.. Komşumuzun benden en az on beş yaş büyük kızı Gül ablaya aşık olduğumu bilmeni istiyordum..  " 

Sesi kısılır gibi oldu bir süre ama öksürdükten sonra tekrar  toparladı kendini.
 "Sana hakkımdaki herşeyi anlatmak istiyorum Aslı.. Kedilerden korkarım ben mesela, benimle ne alıp veremedikleri var bir türlü anlamıyorum..  Şeftalinin tüylü dış kabuğuna dokunamam ben, içim gider, pırasadan nefret ederim.. En sevdiğim gün Cumartesidir, ama Cumartesi günlerinden daha önemli şeyler de vardı benim için hayatta, sen..!.. Sen benim için Cumartesi günlerinden daha önemliydin Aslı..  Keşke hiç gitmeseydin.. Senden duymak istediğim o kadar çok sey vardı ki Aslı !..“

“ Aslı Buralara Gelirsen, Bana Uğra! Bi Hoşçakal De ! “

Sonra trenin sesi azaldı.. Ben söyleyeceklerimi bitirememiştim ama içimdeki o ses susmaya yetecek kadar sakindi.. Kendimi daha rahat hissediyordum. Aslı’yı ve Aslı’ya ait olan ne varsa o gün tek yönlü bir bilet alıp trene ile yolcu ettim uzaklara..  Aslı bana hoşçakal bile diyemedi.. Evlenmiş, çocuğu olacakmış şimdilerde.. Şimdi kafamda bambaşka bir Aslı görüntsü var.. Aslı buralara gelirsen, bana uğra,  geçerken bi  hoşçakal de en azından, olur mu?

“Öküzleri Anlar Gibi Olmak..”

Artık geniş ovalardan geçen trenlere bakan öküzlere farklı bir gözle bakıyorum.. Belki de ayrılık acısı çekiyorlardır, aşık olmuşlardır ya da benim gibi.. Kim aksini iddia edebilir ki?
Ne zaman içim sıkılsa istasyona gelip, sonunda emekli olmaya hak kazanmış olmasına ragmen, emekli olursam geçinemem derdi ile hala küçük gişesinde yaşamını sürdüren ihtiyar gişe memuruna bir selam çakıyorum.. Artık o da alıştı bana.. Beni bir kaç kez trenlere bağırırken izlemiş. Deli olduğumu düşünüyor..  Mühendis olduğumu, büyük bir şirkette çalıştığımı söyledim,  inanmıyor bana.  Hırs yapıp diplomamı getirdim, gişe camının dışından ona gösterdim. “Sahte olmadığını nerden bileyim. Hem üniversite bitirmiş olman deli olamayacağın anlamına gelmiyor” dedi.. Söyledikleri mantıklı geldi, sustum.. Avazım da sustu benimle birlikte..  İhtiyar adam laf yarışında beni alt etmiş olmanın verdiği güvenle gişesinde devleşti. Bense onun son sözüne hiçbir şey söyleyememenin ezikliğini hissederek, doğru tren yolunun kenarına gittim. İhtiyar gişe memuruna veremediğim ne cevap varsa hepsini ilk gelen banliyo trenine verdim. Hemen hemen tüm eğitim hayatımdan kesitler anlattım. Banliyo treni en çok, ilkokul öğretmenim Ali Sadık Beyin bize kırmızı kurdale vermemesinin hikayesini  beğendi (Bu da başka bir hikayemdir  anlatmam gereken, sevgiler Ali Sadık öğretmenim..)  İhtiyar gişe memuru geçenlerde bir BİM poşetine  büyük oğlunun eski kıyafetlerini doldurmuş bana getirdi. Adam deli olduğuma iyiden iyiye kanaat getirmiş. Sanırım karşısına daha düzgün kıyafetlerle çıkmam gerekiyor. Ya da istasyona kadar arabamla ve takım elbisemle mi gelsem ne? Hayır, şeytan diyor bırak bi başına kalsın, gişesinde çürüyüp gitsin.. Başka tren yolu mu yok bana da.. Ama ne var ki, bir alışılmışlık var kardeşim, şimdi tut yeni bir istasyon bul filan uzun iş..


"Tren ile Muhabbetimin  Ana Gündem Madddesi  "
Son zamanlarda tren ile olan muhabbetimin ana gündem maddesi sensin. Senin yanındaki susuşlarım, işte tam burada avazım ile işbirliği yaparak,  trene haykırış olarak çıkıyor.. Sana söyleyemediğim ne var, ne yoksa trene söylüyorum.  
İşte tren yaklaşıyor..  Endişe etme,  yalnızca dertleşeceğim onunla. Seni tren ile yolcu etmeye hiç mi hiç niyetim yok. Belki sen de bu trendedirsin ha? Eğer öyle ise pencerenden dışarı daha dikkatli bak, tamam mı? Belki rayların kenarında içinde bulunduğun trene, öküz gibi bağıran bir adam görürsün.. Bak işte o benim..

Bu sefer SON, bak yemin ediyorum SON yahu..

11 Şubat 2012 Cumartesi

ÖZGÜR BİR DÜNYADA ROMANTİK OLMAK ZOR !

Seçilmiş Geçirgen Yazılar...

Yağmurda İlk Kurtarılacak Anılar


Biliyor musun, o zamanlar nisan aylarını dört gözle beklerdim.  Nisan aylarında yağmaya randevu vermiş yağmur, bahçe duvarımız üzerine konulan tepsi içerisinde toplanır ve  sonra birer yudum içilirdi. Bunu neden yaptığımızı hiç sorgulamadım. Benim için başkalarından duyacağım bir sebep önemsizdi o zamanlar. Çünkü kendime göre bir sebebim vardı zaten aklımda. Mistik bir yanı vardı Nisan yağmurlarının. Kim bilebilir masalllardan dışarı çıkmayı başarabilmiş büyülü bir iksir olmadigini? Gökyüzünden yağarak gelip, bahçe duvarının üzerindeki yemek tepsisine ulaşan, büyülü bir iksir. İksiri içince, şehrin arkasındaki tepelerde yaşayan devlere ve cadılara karşı daha güçlü olacaktık belkide. Hem "yağmuru içmek" kelimeleri bile yanyana gelince bir başka güzel geliyordu kulağa. Eğer Nisan ayında elimde bir tepsi ile yağmur altında ıslanırsam lütfen garipseme, gel birlikte yağmur içelim,  ama abartırsam lütfen kurtar beni..

14 Şubatta Bana Hediye Alır mısınız?

Yağmur altında "Enya'dan You can say" şarkısı eşliğinde yürümek güzel.  Ne varki, herşey yağmurdan ve sudan ibaret değildir. Dünyanın dörtte biri  karadır, aynı senin kara gözlerin gibi.. Sahi kara gözlerin ne güzel senin..  Çoğu zaman uzaktan bakakalınan, yüzünün en güzel yerlerine konuşlanmış iki adet kara parçası. Sanırım yine yalnızlık krizim tuttu. Şubat ayına yakışır bir yalnızlık krizi. Eğer "zaman kaybı" denilen şey gerçektende varsa lütfen birisi söylesin ben bu 14 Şubatımı kaybetmeye gönüllüyüm.  Şubat bu sene de 27 çekiversin nolucak. Şu soğuk Şubata 27 gün çok bile.. Hadi kaybedin bu ayın 14'ünü, olmadı biriniz bana hediye alsın.. Gelip para mara takın ne bileyim..  Kolay değil, yalnızlıklar bakım ister..

Özgür Bir Dünyada Romantik Olmak Zor !

Kızı çok seviyorsun, sevmek yetmez.. Aşıksındır.. İlk görüşte aşk.. Ya da ilk görünüşte.. Kız öyle bir görünmüştür ki gözüne, yıldırım olacak hıyar gelip tepene inmiş ve aşık etmiştir seni ona..  Hep bu Eros olacak herifin salaklığı. Her şey bu kadar ani  mi olmalıdır? Hem ikinci ok kıza neden ulaşmadı Eros Efendi?
Kızın gözüne görünmek için birşeyler yapman gerek ! Yoksa Erosun marifeti sevda denen (b)Ok harcayacak seni.. Penceresinin önünde seranad mı yapsan acaba?  Şarkı söyleyeceksindir, belki gitar eşliğinde.. Bu sefer olacaktır,  kızın gönlünü fethedeceksin, hiç bir engel durduramaz seni. Hazırlıklar tamam, şarkı, gitar, belki sana şarkı sonunda ya da esnasında alkış tutacak eş dost.. Gidiyorsun kızın evinin önüne, fakat o da ne, ya kız bir apartmanın en üst katında oturuyorsa. O yükseklikten değil senin sesini duymak, görüp fark etmesi  bile mümkün değil...  Seni hiç bir şey durduramayacaktı hani..  Demem o ki, özgür bir dünyada romantik olmak zor zanaat..  Ya  özgür dünyayı seçeceksin, ya masallar diyarını..

Ve kapanış.. Genç yetenekten, güzel bir türkü.. Amaç illada seranadsa bu iyidir..








9 Şubat 2012 Perşembe

ÇEYİZ SANDIĞINDAKİ İSKELET

Bin an önce uykuya dalabilmek için gözlerimi daha sıkı kapardım. Uyumama engel olan her ne ise bunun göz kapaklarımdan girdiğini düşünüyordum herhalde. Ne varki  uyumama engel olan şey, göz kapaklarımdan içeri gireli epey olmuştu zaten







O zamanlar televizyonda nadir olarak gösterilen çizgi filmlerinden, He-man vardı. Zamanın en süper kahramanııydı, He-man..  (Şimdi klasik 80'lerde doğmak 90'larda çocuk olmak saçmalığına girmeyeyim ) He-man'in can düşmanı, İskeletor.. (işte sağdaki zayıf arkadaş. Adamın işi gücü var sa yoksa dünyayı ele geçirmek). Bu tiplemeleri rüyalarımda da görürdüm hep. He-man ile omuz omuza dövüşüp dünyayı kurtarmışlığım vardı. Aslında çoğu kez de o benim dötümü kurtarırdı.


Yine uykumun kaçtığı gecelerden birinde, nerden aklımda yer ettiyse, yattığım odada bulunan annemin çeyizlik sandığında iskeletorun saklandığını düşünmeye başladım (ne çeyizi ne sandığı diyeceksiniz, yine 80'ler 90'lar geyiğine sarmadan, o zamanlar öyle çocuk odasıymış, çalışma salonuymuş, dining roommuş yoktu bizim..  şimdi de yok da dining room mesela..  zaten çocuk da yok.. herneyse, normal odaydı işte ve annemin gelinlik zamanından kalma çeyiz sandığı benim yattığım odada idi. Böyle üzerinde bir yığın yorgan ve döşek olurdu, sonra örterlerdi üzerini hepsini birden. Yani o sandık orada öyle gizemli bir eşyaya dönüşürdü. Oysa sandıkta da genellikle böyle havlu kenarı, dantel, masa örtüsü gibi kullanılmamayı bekleyen, tahta sandık içinde müebbet hapis yatan sıradan el işleri olurdu.)




O gece İskeletor gölgeler şatosunda sıkılmış olacaktı ki gelip benim anneciğimin çeyizlik sandığında, bembeyaz güzelim dantellerin üzerine, sırt üstü yatmış, dizlerini göğsüne çekmiş halde yatıyordu. Aynı uçak düşerken almamız gereken "cenin" pozisyonunda olması gerektiği gibi, orada  güzel kokulu örtülerin arasında, öylencene bekliyordu herif. En azından ben bundan emindim. Bir süre bekledikten sonra kararımı verdim. İskeletorun annemin çeyizlerinin üzerinde daha fazla yatmasına müsade edemezdim. Hem onun da ayakları filan kan uyuşurdu mazallah. Adam sen de öyle yatılırmı, çekmişsin dizlerini göğsüne, daracık sandık zaten. Hem yok mu senin klastrofobin filan.. ?





O gece annemin yanına gidip, gecenin köründe kadıncağızı kaldırdım. O saatte hasta olabileceğimi, ya da başka bir problemim olabileceğini aklına getirmiş olacaktı ki hiç şaşırmadan kalktı. Oysa benim bambaşka bir mazeretim vardı " Anne kalk ! sandıkta iskeletor var!"  İlk başlarda inanmak istememiştir heralde,  ama ısrarlarıma da daha fazla dayanamadı.

Her seferinde dünyayı ele geçirmek için elinden geleni yapan, o günlerde tanıdığım en kötü varlığa karşı meydan okumaya karar vermiştik,  annem ve ben, ve bir de üzerlerimizdeki pijamalarımız vardı.






Odama geldik, annem  sandığın üzerindeki yorgan ve döşekleri teker teker indirdi. Artık sandığın üzeri boştu. Tahminizce bizi bekleyen iki seçenek vardı. Birincisi sandığın üzerindeki ağırlıktan dolayı sandıkta mahsur kalmış iskeletor, sandığın üzerinin boşalması ile bir anda kapağı açacak, özgürlüğüne kavuşmuş olmanın da verdiği mutlulukla  " Oh dünya varmış" diyecek ve  "naynay ninaynoy" diye diye, hoplaya hoplaya oradan uzaklaşacaktı. İkinci senaryo ise bütün bunların bir tuzak olması ve iskeletorun sandıkta bize kötülük yapmak üzere beklemesi idi. Annem sandığın kapağını yavaş ve dikkatlice kaldırdı. Kapak açılmıştı. İşte o zaman hiç hesaba katmadığım üçüncü bir senaryonun varlığından haberdar oldum. Sandıkta isleletor hiç var olmamıştı ya da bizim sandığa girmeye hiç tenezzül etmemişti.



"Zaten zengin sandıkları dururken bizim fakiranenin sandığında ne yapsındı" tarzında Sadri Alışıkvari triplere girer gibi oldum. Gecenin başında var olan korku yerini hayal kırıklığına bıraktı. Belki annem de üzülmüştür o gece İskeletorun dantellerinin üzerinde yatmaya tenezzül etmemesine.









Anneme hayalkırıklığı içerisinde iyi geceler diledim.  Yatağıma yattım ve gözlerimi yine sımsıkı kapadım. Sonra acaba şimdi iskeletor kimin annesinin çeyiz sandığındadır diye öyle düşündüm bir süre.  Biraz sonra sokaktan geçen gece bekçisinin uzun uzun çalan düdüğünün sesini duydum (yine o saçma 80'ler muhabbetine girmeyeceğim ama o zamanlar mahalle aralarında bekçiler vardı, geceleri dolaşırlardı sokaklarda ) Düdük sesi artık uyumamın zamanın çoktan geldiğinin işareti idi. Bu benim ilk vukuatım olmadığı için anneme göre herşey normaldi o gece.  Ne varki bu benim son vukuatım olmayacaktı...

7 Şubat 2012 Salı

NETAS BAND - OUT OF OFFICE



Hali hazırda çalışanı olduğum fakat genelde  outsource projelerde çalıştığım için nadiren uğrayabildiğim işyerim
Netaş'ın uzun yıllardır özlemini çektiği " müzik grubu" nihayet kurulmuş, adı "out of office". Çalışırken içerisinde bulunduğumuz karmaşadan, adeta çalışmayı tatsızlaştırmak için uydurulmuş bir yığın kuraldan, stresten, kısacası mesai saatleri içerisinde canımızı sıkan ne varsa hepsinden bir adım öteye alıyor bizi " out of office".
Geçen hafta sonu, katılacakları müzik yarışması için yaptıkları provadan bazı görüntüler aldım ve derledim. Umarım yarışmadan alınlarının akıyla çıkarlar.. Başarılar out of office...

provadan görüntüler için tıklayın..


6 Şubat 2012 Pazartesi


HAYAT BİR DİLİM PEYNİRE BENZER



(Öncelikle soundtrack olarak şu linkteki  müziği yeni bir sekmede ya da sayfada açıyoruz, bittikçe de yeniden çaldırtıyoruz, 
sonra içimizden sesli sesli okuyoruz aşağıdaki satırları..)



Sevdiniz birinin sizi terk edip gidişini izlemek kadar acı veren bir şey yoktur. Yavaşça uzaklaşir. Sessizlik hakimdir..  (Someone Like You)

Memur babasının kıt kanaat geçinerek okuttuğu, sobalı evlerde yaşayıp, sobasız odalara girme korkusunu tadarak büyüyen,  orta direk ailenin gurulu genci, Fikret. İfadesiz ve hareketsiz bir şekilde Nalanın yüzüne bakmaktadır.. Gözler buğuludur.

Yüksek gelirli ailenin biricik ve de dünyalar güzeli kızı, akbil diye birşeyin varlığından bihaber ama sorsan ekmek kaç lira tereddütsüz söyler, Nalan.  Avrupa'da ekonomi tahsili görmüştür zira. Zengindir ve de gururludur o da ..   Az önce gerçeği, yalnızca gerçeği söylemiştir Fikret'in yüzüne, dobra dobra..


NALAN: Biz birlikte olamayız Fikret.. İmkansızı denemeye kalktık pekçok kez, olmuyor..  Ailelerimiz farklı, arkadaslarımız, yaşadığımız çevre.. Yoğurdu yeme tarzımız bile bir başka. Sahii yoğurdu neden üfleyerek yiyorsun Fikret? Benim dinlediğim pekçok müzigi daha önce senin hiç duymamış olman sana da garip gelmedi mi? Bazen derdin ki,  "Hayat bir dilim peynire benzer", ben gözlerine bakar gülümserdim, sarılırdım sonra sana ..  Açık konuşacam,  ne de olsa bu son konuşmamız, içimde hiç birşey kalsın istemiyorum. Söylediklerinle çoğu zaman ne anlatmaya çalıştığını anlamıyordum. Hala da anlamış değilim açıkçası ! Hayatın nesi bir dilim peynire benzer Allah aşkına ? Seni anlamadığım her anı ben aşka yoruyordum, aşk sanıyordum.. Bilmiyorum, belki de öyledir. Belki de aşk budur.. Anlamadan.. Anlaşamadan sevmek.. Aşk körü körüne bağlanmaktır, ha? Hıhh, Senin gibi konuştum Fikret.. Sen hala susacaksın di mi? Susan, anlaşılamayan adam.. Fikret..!..

Nalan hafif bir tebessüm eder adama.. Son bir kez yaklaşır öper yanağından Fikret'in..  Arkasını döner, hemen ilerdeki  arabasına biner.  Fikret ile ayrı dünyaların insanı Nalan, son model arabası ile ayrı dünyasına doğru uzaklasır yavaş yavaş..  Fikret'i detay plandan yüzden görürüz..  Fikret Nalan'ın onca lafina karşın tek bir kelime etmemiş,  dinlemiştir onu.  Aslında kendinden korkuyordur. Hani konuşmaya kalksa,  Nalan'ın o anlarda en çok duymayı istediği kelimeleri söyleyecektir  'Gitme ! Gitme  Nalan' . Bu nedenle Nalan'ın onca lafına karşın, uzaklara bakan Atatürk bakışı ile durmuştur, dakikalarca.. Gözleri buğuludur adamın.. Nalan arabasıyla uzaklaşıyordur.. Dikiz aynasından gittikçe küçülen Fikret'e bakar.. Bir zamanların büyük aşkı, dikiz aynasında git gide ufalmaktadır..


 Fikret buğulu gözlerine inat, dudaklarının zorlaması ile gülümser sonunda.. Cebinden yılların eskitemediği Nokia 3110 telefonunu çıkartır. Numaraları tuşlar.. Telefondan "Sayın müşteri ! Bakiyeniz yetersizdir. Arama yapmak icin lütfen kredi yükleyiniz " sesli mesajını dinler sonuna kadar. Nalan'ın terk etmesi ile duygusal anlamda zaten doruk noktasına ulaşan Fikret, telefondaki sesin kontörünün bittiği gerçeğini de  yüzüne vurması ile birden hüngür hüngür ağlamaya başlar.. Bu onun çocukluğundan beri ilk defa gözleri yaşarıncaya kadar ağlamasıdır.  Telefonu ile bu sefer ödemeli arama yapmayı dener.. Telefon açılır karşıdan;
Karşıdaki ses  zor zamanlarda hep yanında olan Kadir Savun kılıklı, iri yarı çocukluk arkadaşı Aykut'tan başkası değildir.

AYKUT :Ulan Fikret bi kere de normal ara ulan..  ya ödemeli arıyorsun ya çaldırıp kapatıyorsun insafsız herif...
FİKRET: ......
AYKUT: Fikret... ?


.. Normalde çocukluk arkadaşı Aykut'un bu sözlerine "istemezsen aramayız ulan.. kontürüm olunca az mı kullandın benim telefonumu.. Hem geçen  kurban bayramında, bedava dakkalarım vardı, onları da sen bitirmemiş miydin ? " tarzi cevaplar veren Fikret, bu sefer hiç  ses etmemiştir..  Aykut birsüre sonra Fikret"in hıçkırık seslerini farkeder..






AYKUT:  Fikret ? .. ağlıyor musun sen? Fikret! .. İyi misin oğlum..  Fikret nerdesin?  Fikret!  Konuşsana !
FİKRET: Gitti abi.. Nalan gitti..  Nedim'in  birahaneye gelsene.. oturalım biraz..
AYKUT: Tamam oğlum birazdan orada olurum, ben gelene kadar bir yere ayrılma..
FİKRET: Abii gelince ara beni.. hemen gelirim, zaten yakınlardayım.. kontürüm yok... Nalan yok.. hayat bi vurdumu ardı arkası kesilmiyor di mi? Oysa  80'li yıllarda çocuk olmak nasıl da güzeldi be abim..
AYKUT: Gelince konuşalım herşeyi,  üzme kendini..
FİKRET: Abiii..
AYKUT: Efendim koçum..
FİKTER: Abii, hayat bir dilim peynire bezer be abi..
AYKUT: Ne..???...
.
.
.
.

Peynir diyodun telefonda.. ?

Mutsuz SON.. Belki de Mutlu bir ORTA..